Bu yazı Hasan ERYILMAZ tarafından 02.08.2020 tarihinde Fizik kategorisine yazıldı. Obsesif Dahi - Marie Curie - Bilime Adanmış Bir Ömür

makale içerik

Obsesif Dahi - Marie Curie - Bilime Adanmış Bir Ömür

Marie Curie.

Dünyayı değiştiren hanım.

Bugün bile bilim adamları ve doktorlar için dirimsel ehemmiyet taşıyan çalışmaların mimarı, bilim tarihinin en mühim insanlarından biri.

İki değişik kategoride, iki değişik Nobel ödülü almış ilk ve tek insan.

Radyum elementini bularak atomun gizemlerini çözen, bugün bile laboratuvarında kullandığı Fransa’da bir müzede hususi bir alanda tutulan ve 1500 sene daha radyoaktif olacağı kabul edilen not defterine bakabilmek için ışınım tehlikesini kabul ettiğinizi yayınlayan bir kağıt imzalamanız ve koruyucu giyim giymeniz gereken, öldükten sonrasında vücudundaki ışınım sebebiyle kurşun bir tabutta gömülen, yaşamını bilime adamış, uygar fiziğin öncüsü.

Onun bu başarılara giden yolu ise devrin şartları göz önüne alındığında bilhassa bir hanım için inanılmaz zorluklar ve engellerle doluydu.

Bilimde bilinmezliklere karşı verdiği savaşın yanında bir de cinsiyet ayrımı duvarını da yıkması gerekiyordu.

Fakat işte bilhassa bundan dolayı onun hikayesinden hepimizin öğrenecek o denli fazlaca şeyi var ki…

Tarihin en kuvvetli kadını.

Marie Curie…

Dünyaya 1867 senesinde Polonya’da Marya Salomee Sklodowska olarak geliyor Marie Curie.

Ailenin beşinci ve son evladı olarak gelen Curie’nin babası Vladislav lisede fizik ve matematik dersleri veriyor ve anası Bronislawa da kızlara hususi bir okulda müdürlük yapıyordu.

Marie doğduktan sonrasında emekli olan anası maalesef tüberküloz hastasıydı.

Aile bilhassa bu zamanda ciddi mali sıkıntılar da yaşıyordu.

Ancak Marie’nin bilime sevgisi de babasının emek harcama odasında bulunan fizik aletleri ile başlayacaktı. Özellikle elektroskobu fazlaca severdi.

1874 senesinde, 6 yaşlarındayken okula başlamış ve kısa zaman arasında sınıfındaki en başarı göstermiş talebe olmuştu.

Ancak o devre politik anlamda polonya oldukca zor durumdaydı.

Yaşadıkları Varşova Rus işgali altındaydı ve Ruslar ciddi anlamda polonyayı haritadan silmeye çalışıyorlardı o dönemde. Ana dilleri olan Lehçe konuşmak, Polonya tarihini öğretmek yada öğrenmek yasaktı. Fakat her baskıcı diyette olduğu benzer biçimde bu politikalar geri tepiyor ve Polonyalılar bir biçimde kültürlerini yaşatmanın bir yolunu bulmaya, kökenlerine daha sıkı sarılmaya itiyordu.

Marie de o dönemde bilhassa ülkesi için gelecekte fazlaca mühim işler yapmanın, ailesini ve ülkesini gururlandırmanın hayallerini kuruyordu.

Fakat yaşam gittikçe zor bir duruma gelmeye başlayacaktı Marie için.

Sekiz yaşındayken en büyük ablası Zofia tifüs hastalığı sebebiyle yaşamını kaybetmişti. Yaklaşık 2 sene sonrasında da maalesef anası de tüberküloz sebebiyle yaşamını kaybedecekti. Hayatındaki en mühim insanları yitirmek Marie’yi yıkmıştı kelimenin tam anlamıyla.

Ancak bütün bunlara karşın okul hayatında devamlı okulun en iyi talebesi olmaya devam ediyordu. Babası ve öteki kardeşlerinin de desteğiyle hep hayalini kurduğu başarı göstermiş bir geleceğe yeniden tutunacaktı.

1883 senesinde liseyi bitirdiğinde bütün derslerde okulun birincisiydi.

Sonrasında ilmi emek harcamalar yapmak isteyen Marie’nin önünde büyük bir mani vardı. Ruslar Varşova Üniversitesine hiç bir Polonyalı kadının katılmasına izin vermiyordu. Bunun üstüne Marie ile ablası Bronya bir plan yapıyorlar.

Birlikte çalışacaklar, para biriktirecekler ve ilkin Bronya ve arkasından Marie Paris Üniversitesinde okuyabilecekti.

Önce Marie sorumluluğu almış ve varlıklı ailelerin yanında bir nevi hizmetçilik oluşturmaya başlıyor. Bu ailelerin çocuklarına hususi dersler de veriyordu. Bu biçimde ablasının okuyabilmesi için 6 sene süresince çalışacaktı.

Ayrıca bu zamanda Polonya’da baskılar sebebiyle okula gidemeyen çocuklar için “Floating University” doğrusu bir nevi “Gezici Üniversite” diyebileceğimiz bir teşebbüs bağımsız akademisyenler tarafınca hayata geçirilecekti. Otoritelerden habersiz olarak bir öbek akademisyen tarafınca öğrenim verilen bu kurumun amacı Polonya gençliği için resmî ideolojiden ve sansürden arındırılmış bir öğrenim ortamı yaratmaktı.

Marie de bu fırsatı kaçırmayarak bütün boş zamanlarında buradaki derslere katılacaktı.

Yani çalışmaktan arda kalan zamanının tamamını ders çalışarak, kendini geliştirerek geçiriyordu.

1891 yılına gelindiğinde ise Marie nihayetinde Paris’te ablasının yanında eğitimine kafi gelecek kadar para biriktireiblmişti. İlk fırsatta ablasının yanına giden ve onunla yaşamaya başlamış olan Marie kendi dilinde Marya olan adını de Fransızca versiyonu olan Marie olarak bu zamanda değiştirmiştir.

Ardından Sorbonne Üniversitesinde nihayet bilimsel niteliği olan eğitimine başlayabilecekti. Ancak bir müddet sonra tek başına yaşamaya başlamış olan Marie’nin maddi durumu gittikçe kötüleşecek ve bilhassa Üniversite kütüphanesinde gece gündüz çalışmaya başlayacaktı. Ayrıca dil engeli de vardı. Fransızca’yı yeni yeni öğrenmeye başlamış olduğundan derslerde öteki öğrencilere karşı fazladan dezavantajlıydı.

Fakat buna karşın yeniden bölüm birincisi olarak 1893’te mezun olmuş ve derhal arkasından Fizik yüksek lisansına kabul edilmişti.

Bunun yanında bir de burs kazanmış ve bunun yardımıyla ikinci bir parçaya de başlamıştı. Matematik okuyacaktı.

Matematik bölümünde okurken değişik çelik türlerinin manyetizma özellikleri üstüne çalışan bir şirkette çalışmaya başlamış sadece bu mevzuda çalışabilmesi için bir laboratuvara ihtiyacı vardı.

Bunun için bir arkadaşı aracılığı ile bu mevzuda destek olacak bir insanla tanışacaktı.

Paris’te ir okulda öğretmenlik icra eden ve bir laboratuvarı işleten bir adam.

Adı da Pierre Curie’ydi.

Kristaller ve mıknatıslarla alakalı yapmış olduğu çalışmalarla oldukca tanınan bir bilim insanıydı. Marie de Pierre’in laboratuvarında değişik çelik türleri ile alakalı araşıtmalar yapıyor ve Pierre de elektriğin kristaller üstündeki tesiri üstündeki çalışmalarına devam ediyordu.

Bu iki bilim aşığı adamın beraber çalışması, emek harcamalar yapması harbiden müthiş bir buluşmaydı. Ve tahmin edeceğiniz suretiyle kısa zaman arasında Pierre bu kadına, emek harcama azmine, zekasına aşık olmuştu.

Marie de mukabil verecekti bu aşka. Tabi klasik bir ilişki beklemek de doğru olmazdı bu insanlardan. Pierre çiçekler, duygusal hediyeler yerine Marie’ye fizik üstünde yapmış olduğu çalışmaların asıllarını armağan ediyordu.

Pierre kısa zaman sonrasında evlenme öneri edecekti ama ülkesine dönmek ve çocukluğundan beri hayal etmiş olduğu benzer biçimde ülkesine hizmet etmek istediği için ilk başlangıçta bu fikre fazlaca sıcak bakmamıştı. İlerleyen zamanlarda dinlence için doğduğu yere, Varşovaya dönen Marie büyük hayal kırıklığına uğrayacaktı.

Burada hala bayanların bilimsel niteliği olan dünyada kabul görmediğini bulan Marie yeniden Paris’e dönüp yaşamını Pierre Curie ile birleştiren Marie artık Marie Curie olacaktı ve bu ikili bir nevi yenilmez bir bilim ekibi olacaktı.

Bir sene sonrasında da Irene adında bir evlatları olacaktı. Fakat bu Marie’yi hiç bir biçimde yavaşlatmayacak, Fizik doktorasını bitirip gözünü yeni alanlara dikecekti.

Bu sıralarda Fransız bir fizikçi olan Henri Bacquerel’in esrarlı uranyum ışıkları ile alakalı keşfini öğrenecek ve bu bulgu onu fazlaca heyecanlandıracaktı.

Aynı zamanlarda Wilhelm Roentgen bir elektrik tüpünden gelen görünmez ışıkları keşfedecek ve görünmediği için bunlara X ışını diyecekti.

Bu ışınlar kemik ve metal haricinde insan derisi yada et benzer biçimde maddelerden geçebiliyordu.

Birkaç ay arasında bu ışınların kullanması inanılmaz yaygınlaşacak ve tıp alanında inkilap yaratacaktı.

Henri Bacquerel de bu zamanda bu tip nüfuz eden ışınlar keşfedecekti.

Fakat Bacquerel’in tespit ettikleri Roentgen’in bulmuş olduğu benzer biçimde bir elektrik tesiri kaynaklı değil bir uranyum parçasından naturel olarak geliyordu.

Bacquerel bu uranyumu birkaç gün çekmecesinde bırakmış ve sonrasında baktığında çekmecedeki bulunan resim kağıtlarında lekelere niçin olmuştu. Bu ışınlar çok açık ki bu tip kalınca kağıtlardan da geçiyordu.

Ancak o zamanlar kimse bu bulguyu pek umursamamıştı.

Marie Curie hariç.

Marie ilk önce öteki elementlerden de gelen uranyum tipi ışınları dizgesel bir biçimde araştıracak, 70 kadar elementi inceledikten sonrasında Toryum elementinin de bu tip ışınlar yaydığını görmüştü.

Ardından Marie birden fazla element içerek taşları inceleyecek ve tahmin etmiş olduğu benzer biçimde şu an uranyum cevheri veya uraninit olarak bildiğimiz uranyum ve toryum içeren bir tür kayanın da bu ışınları yaydığını bulmuştu.

Fakat ilginç olan bu kayanın gereğinden fazla ışınım yaymasıydı.

Bu fazladan radyasyona niçin olan neydi?

Bu kayada uranyum haricinde radyasyona niçin olan başka elementler de bulunmalıydı.

İşte bu sual en mühim keşiflerine götürecekti Marie’yi.

1898 senesinde Marie yeni bir element bulduğunu açıklayacaktı. Ülkesini onurlandırmak istiyordu hatırlıyor musunuz? İşte bunu asla unutmamış ve bu elemente Polonya’dan yola çıkarak Polonyum ismini verecekti.

Ayrıca polonyum, uranyum ve toryumu da bahsetmek suretiyle Radyoaktif kavramını de literatüre yeniden Marie Curie kazandıracaktı.

Yine aynı sene arasında, fazlaca geçmeden yeni bir element daha keşfedecekti. Daha radyoaktif bir element olan Radyum elementini.

Fakat Curie çifti bilim yaşamına bir şeyi ispat etmek zorundaydı. Bu elementlerin varlığını.

Bu nedenle bu elementleri saf olarak üretmeleri, bunların atom ağırlıklarını bulmaları ve öteki elementlerden değişik bulunduğunu kanıtlamaları gerekiyordu.

ilk olarak radyum üretmek için yola koyuldular.

Bunun için fazlaca miktarda, tonlarca uranyum cevherine gereksinimleri vardı. Tonlarca. Avusturya’daki bir madenden bir biçimde bu malzemeyi bulup yakınlarda devasa bir depoyu kiralayıp ikisi beraber bu kayaları dev kazanlarda işlemeye başladılar.

Bu arada 1900 ve 1903 yılları içinde emekleri ile alakalı birçok yazı yayınlıyor, bir yandan doktora çalışmalarına devam ediyor, öteki yandan saf radyum üretmek için canla başla çalışıyor, ve heralde ek olarak evlatları Irene’le de ilgileniyordu.

1902 senesinde ise nihayetinde tonlarca kayadan birkaç gram saf radyum çıkararak bir radyum atomunun atom ağırlığını bulmuş ve bu ağırlık öteki elementlerden değişik olduğundan bu yeni bir elementin keşfi anlamına geliyordu.

Marie ve Pierre bu radyum emekleri ile alakalı bütün patentleri ve haklarını alabilir ve ciddi varlıklı olabilirlerdi bu arada. Ama onlar bunu yapmadılar.

Tüm bulgularını, bütün çalışmalarını, bütün bilgiyi dünya ile paylaştılar. Herkesin ilmi araştırmaya, bilime özgürce yetişmesi gerektiğine inanıyorlardı çünkü.

Bir sene sonrasında 1903 senesinde ise Marie Curie bütün Avrupa’da ilmi bir alanda doktora sahibi olan ilk hanım olacaktı.

Bu arada ikili az az radyoaktivitenin etkilerini yaşamaya ve esenlik sorunları yaşamaya başlayacaktı.

Fakat işler yeniden de fazlaca iyi gidiyordu.

1903 senesinde Marie ve Pierre kimya alanında İngiltere’nin en mühim ödülü olan Humphry Davy Madalyasını almışlardı.

Fakat Marie yeniden cinsiyet ayrımı ile yüz yüze kalacaktı. Nobel komitesi Pierre Curie ve Henri Bacquerel’i Fizik Nobel Ödülüne aday göstermişti. Marie Curie’nin çalışmalardaki katkısını göz ardı ederek.

Fakat Pierre Curie bu duruma büyük reaksiyon göstermiş ve Marie Curie olmadan bu ödülü almayacağını söylemiştir.

Bu nedenle Marie de aday gösterilmiş ve bu yılda ışınım emekleri üstüne Nobel Fizik ödülünü eşi ve Henri ile paylaşacaktı.

Nobel ödülü alan ilk hanım olacaktı haliyle.

Nobel ödülü ile beraber finansal olarak da rahatlamıştı Curie’ler.

Hatta ilk kere bir laboratuvar asistanı tutabilmişlerdi. O zamana kadar ceplerinden ödedikleri araştırmaları için de kaynak elde edebilmişlerdi.

1904’te ikinci evlatları Eve dünyaya gelecek, kısa zaman sonrasında Pierre Sorbonne’da profesör olacak, Marie ile beraber çalışmalara devam edecek, Bilim Akademisine kabul edileceklerdi.

Fakat 2 sene sonrasında büyük bir trajedi bekliyordu ikiliyi.

Paris’te birtakım işlerini çözmek için yoğun yağmur altında dolaşan Pierre yolun karşısına geçmek için adımını attığında ayağı takılıp yere düşecek ve maalesef bir gaşgası üstünden geçecek ve orada yaşamını kaybedecekti.

Bu bireyin hepimiz tarafınca fazlaca sevilen Pierre bulunduğunu öğrenen çevredekiler inanılmaz üzülmüş, gaşgasını kullanan kişiyi ellerinden zor almışlardı.

Elbette Marie bu haberi duyunca dünyası başına yıkılmıştı.

Fakat Pierre’in bir keresinde kendisine şu şekildeki dediğini anlatmıştı:

“Ne olursa olsun, nefesimiz yettiği yere kadar, birimize bir şey olsa bile diğerimiz çalışmaya, savaşmaya devam etmeli”.

Bu trajedi hemen sonra Marie bütün zamanını en iyi yapmış olduğu şeye, çalışmaya verecekti kendini.

Sorbonne’daki eşinin profesörlük unvanı kendisine öneri edilecek ve o da kabul edecekti.

Sorbonne’daki ilk hanım profesör. Herkes merak içindeydi. Gazeteciler, öteki bölümlerden öğrenciler, hocalar, hepimiz Marie’nin ilk dersini izlemeye gelmişti. Herkes bir biçimde başarısız olacağını düşünüyor, bunu görmek için sabırsızlanıyordu.

Fakat Marie tüm sakinliği ile ağzına kadar dolu amfide, eşi Pierre’in son dersinde bıraktığı yerden derse sürmüş ve herkesi büyülemişti.

Birkaç sene sonrasında, 1911 senesinde ise Radyum ve Polonyum keşifleri sebebiyle bir Nobel ödülü daha alacaktı.

Nobel Kimya Ödülünü.

Ve iki değişik alanda Nobel Ödülü kazanan ilk hanım olmasının ötesinde ilk insan olmuştu. Ve bu hala da değişmedi. Bunu başarabilen ilk ve tek insandır Marie Curie…

Bu yıllarda birinci dünya savaşı da patlamış, Marie harpte yaralananlar için röntgen kullanması mevzusunda hastanelere destek olmuş, radyografi mevzusunda insanları eğitmişti.

Savaş hemen sonra Marie Paris Radyum Enstitüsünün direktörlüğünü oluşturmaya başlamış ve bu enstitü bütün dünyada fizik ve kimya merkezi haline gelmişti.

Amerika’da dersler vermiş ve birçok mükafaat almıştı dünya çapında.

Ancak 1920’lerde az az tıp dünyasında radyasyonun zararı olan tesirleri artık anlaşılmaya başlanmıştı.

İnsanlar artık radyoaktif maddelerle çalışırken koruyucu ekipmanlar kullanmaya başlamıştı.

Fakat Marie Curie için artık fazlaca geçti maalesef.

Öncelikle gözlerinde ışınım kaynaklı ileri aşama katarakt oluşumu başlamış, 4’ten fazla ameliyat olmuştu.

Fakat maalesef 4 Temmuz 1934’te İsviçre’de Aplastik Anemi ismi verilen ve uzun soluklu radyasyona maruz kalma cevabında geliştiği kabul edilen ender bir rahatsızlık sebebiyle yaşamını kaybetmiştir.

Ancak Marie Curie’nin mirası kızı Irene ile de devam edecek ve Irene ve eşi Frederic 1935 senesinde Nobel Kimya Ödülünü kazanmıştı. Bununla da kalmamış, minik kızı Eve de UNICEF’in direktörlüğünü yapmış olduğu sırada Nobel Barış Ödülünü kazanacaktı. Ailecek 5 Nobel Ödülünde imzası olacaktı bu inanılmaz ailenin.

Marie sonrasında Pierre ile beraber Paris’te bir anıt kabir olan ve iz bırakan adların gömüldüğü Pantheon anıtına gömülmüştür. Bu mevzuda da buraya gömülen ilk hanım olmuştur. Her anlamda öldükten sonrasında bile bıraktığı miras ilkleri başarmaya, dünyada silinmeyecek izler bırakmaya sürmüş ve etmektedir.

Marie Curie’nin emekleri fizik ve kimya, onkoloji, teknoloji, tıp ve nükleer fizik ve daha birçok alanda inanılmaz kapılar açmış netice mutlaka radyasyonla alakalı keşifleri bilimin en büyük sırlarından kimilerini gün ışığına çıkararak yeni bir devre başlatmıştır.

Her anlamda bu kadının hikayesinden hepimizin öğreneceği fazlaca mühim şeyler var.

Başarıya giden yolun hiç bir vakit basit olmadığını, bütün engellere karşın neler başarılabileceğini öğretmiştir bize.

Anahtar Kelimeler : Marie,Curie. Dünyayı,değiştirenhanım. Bugün,bilebilim,adamlarıve,doktorlar,içindirimselehemmiyettaşıyan,çal..