bos

Bu yazı Hasan ERYILMAZ tarafından 26.03.2020 tarihinde Şiirler kategorisine yazıldı. AVANGARD DÖNEMİN ŞİİRİ KİTABE-İ SENGİ MEZAR ÜZERİNE BİR ÇÖZÜMLEME

makale içerik

AVANGARD DÖNEMİN ŞİİRİ KİTABE-İ SENGİ MEZAR ÜZERİNE BİR ÇÖZÜMLEME

Özet

Modern Türk şiirinin vücuda gelmesindeki en önemli oluşumlardan biri, Orhan Veli Kanık’ın kurucusu olduğu avangard (öncü) edebiyat hareketi olarak adlandırılan Garip poetikasıdır. Avangard sanat hareketi yalnızca özerk bir alan olarak sanat kurumunun varlığına karşı çıkmakla kalmaz, aynı zamanda dünyayı kavrama biçimini de değiştirir. Garip’in de benzer biçimde yalnızca şiirsel prosedürleri yıkmakla yetinmeyip dünyayı kavrama biçimini de değiştirdiğini söylemek mümkündür. Avangard sanat, zamanının değer yargıları ve pratikleri ötesinde uyarıcı ve düşündürücü bir harekettir. O günün sosyal ve kültürel ortamı içinde bireyselliğin ötesine geçen bir karşı geliş, geleceğin sanatı adına atılan adımların manifestosu niteliğindedir. Avangard sanatçıların amacı ise var olan burjuva değerlerini sorgulamak ve kalıplaşmış estetik değerleri yıkmaktır.

 

Garip poetikası 1920’li yıllarda Batıda neredeyse yok olma noktasına gelen Sürrealiste ve Dadaist şiir anlayışındaki anlaşılmazlığa karşı bir duruşu serimler. Bu doğrultuda şiirlerini yazan Orhan Veli şiirde anlaşılmazlığı dışlar. Türk edebiyatında Garipçilerin daha sonra da adından sıkça söz ettireceği Garip poetikasının imleyicisi olan, sıradan insanın sanatsal eserlerdeki var oluşunu betimleyen Kitabe-i Sengi Mezar şiiriyle de bu durumu taçlandırır. Çalışmanın temel ereği de avangard dönemin şiiri Kitabe-i Sengi Mezar ile ölüm, ayrılık, yalnızlık izleklerinin herkes için ortak bir tem olduğunu açımlamak bu sayede dönemin şiir anlayışını resmetmektir.

Abstract

 

One of the most important occurrences of modern Turkish poetry is the Garip poetics, which is called the avant-garde literary movement, in which Orhan Veli Kanık was the founder. Avant-garde art movement not only opposes the existence of the art institution as an autonomous space, it also changes the way it grasps the world. It is possible to say that Garip similarly changed not only the poetic procedures but also the way of grasping the world. Avant-garde art is a stimulating and thought-provoking action beyond the worthy judgments and practices of time. A confrontation that goes beyond individuality in the social and cultural environment of that day is the manifestation of the steps taken in the name of the art of the future. The aim of the avant-garde artists is to question the existing bourgeois values ​​and destroy the stereotypical aesthetic values.

 

The strange poetry opens up a stance against the incomprehensibility of Surrealist and Dadaist poetry in the 1920s, which has come to the point of almost disappearing in the West. Orhan Veli, who writes his poems in this direction, excludes the incomprehensibility in poetry. The Kitabe-i Sengi grave, which depicts the existence of ordinary people in artistic works, which is the signator of the Garip poetry, which is frequently mentioned in the name of the Garipists in Turkish literature, crowns this situation. The basic reason of the work is to portray the poetry concept of the era of the avant-garde period and the poem of death, separation and loneliness as a common theme for everyone.

 

Key words:  Orhan Veli Kanık,  Strange Movement,   Ordinary Person,  Nasır,  To be to or not to be, Death,  Separation.

 

Giriş

 

Garip poetikasının temelinde hem kendinden önceki şiir anlayışının hem de kendi dönemindeki anlayışın karşıtını yaratarak gerçek bir sanat hareketi oluşturmak vardır.  Bu nedenle Garip akımı dönemin avangard sanat anlayışının özünü oluşturur. Garip poetikasının öncüsü Orhan Veli Kanık’ın şiir anlayışı da şiire yeni insanlar, yeni düşünceler, yeni söyleyişler katarak şiirin sınırlarını genişletmektir. Bu amaçla Garipçiler herkesin ihmal ettiği bir kitleyi, alt tabaka olarak adlandırılan küçük insanı ve onun imkânları sınırlı ama zengin duygu dünyasını ve sosyal hayatını şiire sokarak edebi hayata yeni bir soluk getirirler.  Bu soluk zaman içerisinde Türk şiirinin değerler şeceresini değiştirerek Garip akımı temsilcilerinin temel ereği olan toplumun her kesiminin şiirde temsil edildiği bir edebiyatı var eder. Böylece şiirdeki anlaşılmazlığa karşı bir savaş başlatan şair şiirin özünde manayı savunur. Manası bilinen şiir bireyle başlayan ve topluma yayılan bir dünyanın sınırlarını aşarak hitap ettiği küçük insanın bilinçaltını, ayrılıklarını, özlemlerini dile getirir. Bu sayede temsil edilmeyen ‘küçük insan’ ve onun dünyası eserlerde yer alarak yaşamın yanık yüzü gözler önüne serilir. Nitekim şiirde başlayan bu temsil süreci sonraki dönemlerde edebiyatın birçok koluna konu olur ve yaşamın sıradan, doğru ve yalnız yüzünün temsili olan gruplar estetik değerden ötede insani değerlerin sorgulanması ve kavranması yolunda iter güç olurlar. Toplumsal değişim ve dönüşüm temsil edilen gruplarla beraber yeni bir çehreye bürünerek dünyayı, toplumu ve kişiler dünyasını yeniden okumanın gerekliliğini ortaya koymuştur.

 

KİTABE-İ SENGİ MEZAR

 

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada 
Nasırdan çektiği kadar 
Hatta çirkin yaratıldığından bile 
O kadar müteessir değildi; 
Kundurası vurmadığı zamanlarda 
Anmazdı ama Allah'ın adını, 
Günahkâr da sayılmazdı. 
Yazık oldu Süleyman Efendiye 

II 

Mesele falan değildi öyle, 
To be or not to be kendisi için; 
Bir akşam uyudu; 
Uyanmayıverdi. 
Aldılar, götürdüler. 
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü. 
Duyarlarsa olduğunu alacaklılar 
Haklarını helal ederler elbet. 
Alacağına gelince... 
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin. 
 

III 

Tüfeğini depoya koydular, 
Esvabını başkasına verdiler. 
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı, 
Ne matarasında dudaklarının izi; 
Öyle bir rüzgâr ki, 
Kendi gitti, 
İsmi bile kalmadı yadigâr. 
Yalnız şu beyit kaldı, 
Kahve ocağında, el yazısı
'Ölüm Allah'ın emri, 
'Ayrılık olmasaydı.'

ORHAN VELİ KANIK

Bütün Şiirleri/1993

 

1.Sadeliğin Trajedisi Süleyman Efendi BetimselindeVarlık-Yokluk Diyalektiği

 

Yaşadıkları toprakların ruhunu veren sade, sıradan Süleyman Efendiler gerçeğiyle yola çıkan şair başlık ile şiirin bütün farklılığını dile getirir. Şairin sıradan insanın macerasını anlatırken şiirine başlık olarak “Kitabe-i Seng-i Mezar” ı seçmesi okuyucuda üst(ün) bir dil ve mersiye tarzında bir içerik beklentisi oluşturur. Arapça kökenli olan “Kitabe-i Seng-i Mezar”mezar taşı yazısı anlamına gelir. Şiirin başlığında ki mezar; mezar taşı kelimeleri okuyucunun belleğinde olumsuz bir duygunun açımlamasıdır. Çünkü mezar ve mezar taşı göstergeleri ölüm, soğukluk, ürperti duygularını ifade eder. Başlıkta geçen “kitabe”  kelimesi ise bir kimse veya bir olayın anısını yaşatmak için mezarının başına yazılan yazı anlamına gelir. Mezar kitabelerinde genel olarak bu dünyadan ayrılmanın zorluğu, geride bırakılanlarına duyulacak özlem ve ölümün kaçınılmazlığı vurgulanır. Orhan Veli’nin şiirinde ise kitabelerin bu geleneksel ifadelerine karşı bir ironi görülür. Bu nedenle hem dil hem de içerik olarak şiirin farklı olması başlı başına eskiye, Divan edebiyatı geleneğine dönük bir yergidir.1940 sonrası şiirinin belirgin insan tipolojisini yansıtırken Süleyman Efendi’nin başlıktaki üstün bir dile rağmen nasıl sade bir yaşamının olduğu aşağıdaki dizelerde kendini gösterir.Şiirin başlığı ile geleneksel şiir anlayışına yapılan ironi gözler önüne serilirken, şair süslü ifadelerin içini boşaltır.

 

 

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada

Nasırdan çektiği kadar

            Çirkin yaratılışından bile

O kadar müteessir değildi

 

Şüphesiz “nasır” kelimesi bir tesadüf ya da rastgele seçilmiş değildir. Şair “nasır” sözcüğünü kullanarak Baki’nin Kanuni Sultan Süleyman mersiyesine bir atıfta bulunarak toplumun üst kesimlerine yazılan şiirinsıradan insan içinde yazılabileceğini/yazılması gerektiğini gösterir. Şiirde her sözcüğün kullanılabileceği düşüncesini savunan Orhan Veli’nin şiirin önemli kişilerin değil, aksine sıradan bir kişinin (Süleyman Efendi’nin) ‘nasır’ını konu etmesi bu anlayışını destekler niteliktedir.

Süleyman Efendi kendi içinde derin dramlara gebe olan, nasırından başka birde çirkin yaratılmak gibi bir sancısı olan yurdum insanın temsildir. Özne bu şekilde kuşatılmış yanlarıyla (çirkinliği ve nasırıyla) yaşamak zorundadır. Ancak bu kuşatılma onun yaşam enerjisini yok etme durumuna getirmiştir. Çünkü bunun ardında görünen sebepler ‘nasır’ kadar basit, sade ve sıradan değildir.Temelde ‘nasır’ toplumdan umudunu kesmiş, ötekileştirilmiş,acıyla duyarsızlaştırılmış “Anadolu insanının” simgesidir. Dönemin Anadolu insanı, başkalarının varlığı içinde kendi sesinde boğulmuş “düşünce ve eylemlerinde kendine özgülüğünü yitirmiş”(Korkmaz2004:20) bireysel topluluğun yitik yansımasına dönüşmüştür. Böylece şair önemi yitirilen değerlerin tekrar içini doldurulmaya çalışır.İçi boş ve bozuk olan dünyanın yokluğunu, boşaltılmışlığını, adaletsizliğini, eşitsizliğini anlatma gayretine girer. Şairin Süleyman Efendi’siötekileştirilmiş bir dünyada, engeller kaosunun içinde yaşama ulaşmak için kozmosu arayandır. Ancak bu arayış onun dünyada sadece bedensel bir var oluş için arayışını imler.

 

Kundurası vurmadığı zamanlarda

Anmazdı ama Allah’ın adını

Günahkârda sayılmazdı

Yazık oldu Süleyman Efendiye

 

Orhan Veli, insanı bu kertebasit manada ele alışıyla birlikte önceki dünyanın soylu insan tipolojisini gözden düşürerek yıkma gayretine girer. Şairin amacı; “soyut idealizmin Tanrılaştırdığı insanı yere indirmektir”(Özcan 2004: 132).Baki’nin şiirinde oluşturulan insan modelinin belirgin özellikleri Tanrı’ya izafe edilecek özelliklerdir. Şair, bu insanın hayattan ve büyük çoğunluktan uzak tarafına hücum eder. Böylece var edilen bireyin yaşam yolu değiştirilir.Kişi yüzünü dünyalık zamana çevirir bu nedenle metafizik bağları kopma noktasına gelen özne hayatını sevap-günah yörüngesinden çıkarıp dünyada en çok şikâyet ettiği nasırına neden olan geçim gailesine çevirir. Bu nedenle şairin öznesi “günahkâr sayılmazdı”. Çünkü dönemin şartları dikkate alındığında iki barbar dünya savaşının ortasında kalan ve aynı süreçte baş gösteren toplumsal yozlaşma, yoksulluk, işsizlik,gelir adaletsizliği, eğitimdeki nitelik kaybı gibi özellikle sosyo-ekonomik problemler bireyi metafizik olgulardan çok yaşam yolunda yaşamak için sınavlara sokar;“Bu insan kendi merkezinde bir dünya olan Sultan Süleyman’ın ve onun mensubu bulunduğu müreffeh sınıfın yerine; yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda bulan büyük çoğunluğun temsilcisidir”(Korkmaz 2011:278).Onlar hayatta olan, hayatları boyunca çalışmak zorunda kalan; “bütün insanlığa seslenen toplumsal bilinçaltını yansıtan”(Fromm 31: 2003)arketiplerdir.Bu nedenle şiirin ilerleyen dizelerinde ifade edildiği gibi onların ontolojik olarak olmak yada olmamak gibi felsefi izlekleri yoktur. Sahici beldenin ebedi konuğu için;

 

Mesele falan değildi öyle

To be or not to be

 

Hamlet oyunundan olduğu gibi alıntılanan bu ifade ile temel gaye;işlenilen temayı desteklemek adına değil tam tersine bu romantik, ahlaki ve felsefi problem içeren cümleyi Süleyman Efendi düzeyindeki birinin hayatı bağlamında kullanarak ironik bir anlatım oluşturmaktır. Çünkü burada artık kendisi için büyük erekler peşinde koşan bir insan bulunmamaktadır. Hayatının sıradanlığını kabul eden, çoğunluğun timsali Süleyman Efendi’nin varoluşçuluk felsefesiyle ilgisi yoktur; “Küçük insanın Garip şiiri içindeki en somut görünümü, kendi bireyselliğinin var oluş serüvenini kurcaladığında çağdaş felsefenin hiçliğine düşman; varlığını sadece yaşadığı dünya ile olumlayan ve geleneksel olana ironik bakan Süleyman Efendi’dir”(Korkmaz 2009: 278)Onun hayatı boyunca derin felsefi problemleri olmamıştır. Onun için var olmak ya da olmamak özünde düşlediği bir durum değildir.Çünkü “To be or not to be” ifadesi, hayatını yalnızca felsefi düşüncelere adayan ve kendini toplumdansoyutlayan bir aydın tipine yapılan eleştiridir; “Onun (O.V.K) hiçbir romantizmi olmayan ve sadece nasırlarından şikâyet ederek yaşayan ve ölen kahramanı Süleyman Efendi, her türlü idealizmin ve değer hiyerarşisinin dışında ilk doğmuş insan yahut bilinmeyen amelelerden geçmiş ve transcendental’le her türlü alakasını kesmiş bir mahlûkgibi sadece var olmakla yetinir”(Tanpınar 1992:115) O ontolojik olarak var olmanın ya da dünyalık zamandaki gerçek manada varoluşunun bireye kazandıracağı bir anlamdan ziyade, insanın sosyal olgusuna önem verirken başka Süleyman Efendilerin varlığına dikkat çeker. Bu dikkatin en canlı örneğini Mehmet Kaplan şöyle anlatır:

 

“Hiç unutmam, bir gün Babıâli yokuşundan aşağıya doğru inerken, elinde eskimiş çantası, ayağında patlamış ayakkabıları, buruşmuş yüzü, zavallı paltosu ile ara sokaklara dalan küçük bir memur gördüm. “şairin bahsettiği Süleyman Efendi böyle birisi olmalı” dedim. Ve ona karşı içimde bir merhamet ve şaire karşı bir sevgi hissettim. Daha önce başkaları gibi benim de alay ettiğim şiir, hayatta o zamana kadar benzerlerini çok gördüğüm, fakat kendilerine karşı alaka duymadığım insanların çehrelerine adeta bir ışık tutmuş, onların boş ve manasız varlıklarını bir muamma haline getirmişti. (…) Şair, romancının sahifelerce anlatmaya çalıştığı hayat tecrübesini veya tipi bir mısrada teksif ediyordu” (Kaplan 2000: 118-119).

 

Bu nedenle ilerleyen dizelerde dünyasal var oluş ve sonu ölümle biten yaşamsal uğraş Süleyman Efendi ile birlikte sona ererken günümüzde var olan Süleyman Efendilere de ışık tutmuş olur.                                                             

 

Bir akşam uyudu

            Uyanmayıverdi

Aldılar, götürdüler

Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü

 

Şairlerin yarattığı ölüm imgeleri, onların ölümü nasıl algıladıklarına dair büyük izler taşır. Orhan Veli şiirlerinde ölümü yer yer alaya alan onu güneşin doğup batması kadar doğal bir olay olarak görür. Ölüm izleğini işlediği şiirlerinde ölüme karşı bir kayıtsızlık sezilir. “Ebedi sükût” olarak nitelendirdiği ölüme iyimser bakmakta, onu hem hüzünlü bir bitiş, hem de yeni bir dünyadaki yeni yaşama başlangıç olarak görmektedir. Genel olarak metafizik bir tema olan ölüm, bilinmezlikten kaynaklı birçok korkuyu, kaygıyı ve olağanüstülükleri çağrıştırır. Orhan Veli’nin bu şiirinde ise ölüm, sıradan bir olay gibi ele alınır. Sade, sıradan bir anlatımla verilir.Yüzyıllardır abartılı bir şekilde anlatılan ölüm aslında Süleyman Efendi için uyuyup uyanamama durumudur. Uyku bireyin rahata, huzura erdiği bir anın betimlemesi iken şiirde öznenin sessiz ölümünün sessiz yankılanışıdır. Burada vurgulanan temel gaye Süleyman Efendi’nin uyuyup uyanamaması değil ölümünün ardındaki bu  ‘sessizliktir’.Çünkü bu ölüm “kimsenin umurunda olmamış, ajanslar ondan söz etmemiş, gazetede ölüm ilanları çıkmamış, devlet esnaf, vs. törenleri yapılmamıştır.” (Kolcu 2009:358).Onun ardından aslında tamamen bireysel bir çıkar ifa eden dönemdeki zenginlikten uzaklaşma korkusuyla dile dökülen mersiyeler yazılamamış, mezarı başında göstermelik nutuklar atılmamış veya onun dünyadaki gerçekliğinden hiç kimse söz etmemiştir. Çünkü o basit insanın şiire girmiş timsalidir. Böylece şiirin temel izleklerinden birini vurgulayan ölümü, hayata yakın ve toplumsal boyuttaki yerini ele almıştır. İnsanın yaşam içinde oturduğu bu yer, bir trajedinin oynandığı sahneyi simgeler. Bu trajik sahnenin aktörleri ise hayat ve ölümdür. Şaire göre hayat, insana emanet edilmiş kutsal bir süreç ve insanı kaçınılmaz olana öteleyen tek gerçektir. Böylece Süleyman Efendi’yi ve Süleyman Efendi nezdinde geleneğin cenazesini tek gerçeğe yani ölüme ulaştırma çabasına girer. Onlar artık sahici beldelerindedirler. Olması gerekenler böyle bir parodiyle tamamlanmıştır. Ancak bir de geride kalanlarvardır;

 

Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar

Haklarını helal ederler elbet

Alacağına gelince

Alacağı yoktu rahmetlinin

 

Bütün bu olanlar içinde bir de gidenin ardında kalanlar vardır. Süleyman Efendi’nin borçlu olduğu kişiler. Hayatta ki tek amacı yaşamak! olan bireyin ardında bırakacak cihan sultanlarıgibi hanları, hamamları, köşkleri yoktur. Böyle bir durumda alacaklılarhaklarını helal etmek zorunda kalacaklardır. Fakat tam aksine, Süleyman Efendi’nin alacağı yoktur. Çünkü o yoksul, sade insanın trajedisi, emek ve hak gibi kavramların hiçleştiği, değersizleştiği bir dünyanın açığa çıkardığı ruhun onulmaz yaralarının sahibidir. Orhan Veli, ölen bir kişinin ardından -inanışa göre bu dünyadan üzerinde kimsenin hakkı kalmaması için- hakların helal edilmesinin mecburi kabullenişini kinayeli bir dille ifade eder. Buradaki kabulleniş aslında bir zorundalıktan ibarettir.Şiirlerinde hayatın işleyişi karşısında insanın trajik çıkmazını ortaya koyan şair burada da yoksulluklar içindeki Süleyman Efendilerin çıkmazlarını, yoksulluklarını ve bir şeylere sahip ol(a)mama duygusunun bireydeki yıkımını okurun gözleri önüne serer.

 

2. Ruhun Varoluşsal Tutamakları: Mekân ve Eşya

 

Tüfeğini depoya koydular                                           

Esvabını başkasına verdiler                                         

Artık ne torbasında ekmek kırıntısı                                         

Ne matarasında dudaklarının izi

                                               

Orhan Veli bu dizelerde halktan bir insanı, bir askeri ya da bir bekçiyi anlatırken halkın türkülerinden, halkın dikkatlerinden faydalanmış halk tiplerinin duygularını onların gerçek mısralarına yer vererek dile getirmiştir.

Kişiler arkalarında bıraktıklarıyla yaşarlar.Ancak dünyalık zamanda kendi fiziksel varlığından başka bırakacağı olmayan, halktan Süleyman Efendi bu yaşam denen girdabın içinde sadece materyalist öğelerle var olabilmektedir. Böyle bir var oluş aslında bireyin kaçamadığı trajik dünyasını açımlar.  “Tüfek/esvab/torba/ekmek/matara” gibi nesneler isesade ve sıradan insanın sahip olduğu maddî nesnelerle bir izdivacının metaforudur. Aynı zamanda bireyin trajikliğinin materyalist yönüne de ışık tutan simgelerdir.

 Şiirdeki materyalist öğeleri içeren bu semboller “hayat ve ölüm,  sevmek, kaybetmek, gerçek vesahip olmak” gibi kavramlarla ilişkilendirilir. Bu yönüyle nesneyi ön plana çıkaran ve somut görüntüler içeren bir şiir anlayışını benimseyen Orhan Veli ardında bıraktığı dünyaya ait sıradan şeylerin canlılığa ilişkin önemli tanıklar olduğunu vurgular. O böylece eşyanın insandaki aksine bakarak, eşyanın insana toplumdan yakın ve insana bir ruh kattığı vurgusunu yapar.Çünkü matarasındaki “dudak izi,” “torbasındaki ekmek kırıntısı”ve üzerindeki “esvabı” Süleyman Efendi yaşadıkça var olan onunla ferdileşen simgesel unsurlardır.Bireyin esvabının başkasına verilmesi ait olamamanın, aynı zamanda yitip gitmişliğin, yok olmuşluğun bir trajedisidir. Artık torbası ekmeksiz, matarası susuz kalmıştır. En önemlisi de hepsi Süleyman Efendi ’siz kalmıştır. Çünkü esen rüzgâr “mütemadi didişmenin” kahramanını bilinmezlerin dehlizine çekmiş ve onu yaşam savaşında mağlup etmiştir.

 

Öyle bir rüzgâr ki                                            

Kendi gitti,                                                      

İsmi bile kalmadı yadigâr                                                                                 Yalnız şu beyit kaldı,  

Kahve ocağında, el yazısıyla               

Ölüm Allah’ın emri     

            Ayrılık olmasaydı.                  

 

Anlatılarda mekânlar kahramanların hayata karşı duruşlarına göre seçilir. Ancak şiirde Süleyman Efendinin bulunduğu tek mekân “ kahve(hane)” olarak gösterilmiştir. Bu durum mekânsal aidiyet eksikliğinin açımlayıcısı olduğu gibi insanın kitlesel boyuttaki varlığını da göstermesi bakımından önemlidir. Şiirdeki Süleyman Efendi sadece kendisi değil kendindeki herkestir. O sokakta kavga eden, savaşta siper tutan, tarlada çalışan herhangi sıradan biridir. Aynı zaman da o dönemin sosyal, siyasi olaylarının etkisiyle ruhunda onulmaz yaralar açılan işsiz, duyarsızlaştırılmış, hayata yorgun ve umutsuz bakan sıradan insanların kaçış mekânıdır. İhmal edilen Anadolu insanının barınağı; düşlerinin, dramlarının koruyucusu, onların algısal mekânlarıdır. Algısal mekânlar; “kişi- yer ilişkisini sorunsal açıdan yansıtan dönüştürülmüş, anılaştırılmış yerlerdir; yalnızca topoğrafik bir yer değil, anlam üreten, anıları barındıran, kişinin iç dünyasını yansıtan bir değerdir”(Korkmaz 2007b:403).Böylece bireylerin ruhsal durumlarını açımlayan kendilerini konumladıkları tek yer içtenliğin yaşandığı bir köşenin adresi durumuna gelmiştir.  Bu köşe bireylerin dönemin siyasi ve sosyal eleştirisini yapabildikleri kendilerini bir nebze olsa rahat hissettikleri ve bir aidiyet duygusunun yaşandığı içtenlik mekânlarıdır.“İnsanlar içtenlik ve “geniş mekânlarda kendini güvende hisseder; kimliği, varlığı, değerleri koruma altındadır. Ontolojik anlamdaki bu huzur ve güven duygusu varlığın içten dışa doğru açılmasını akmasını sağlar”(Korkmaz 2007b: 411).Böylece birey kendini dünyalık zamandan koparıp kendileştirdiği bir uzama sahip olur. Bu uzamda onu en çok üzecek olan ise şiirin son iki dizesinde görülecek olan hem bir teslimiyet duygusu hem de hayatta verebileceği en büyük sınav olan ve şiirin en önemli açar sözcüğü olan ayrılıktır.

 

Ölüm Allah’ın emri                                                                 

Ayrılık olmasaydı

 

Umut yitiminin baş gösterdiği bu dizelerde şair artık fiziksel yaşamın ebedi sükûtla sonlandığını gösterirken bunu bilen öznesini bilmekten korktuğu iki büyük paradoksun kucağına atar. Çünkü ölüm fenomeni Süleyman Efendi için ayrılık getirir. Ayrılıksa her ne kadar acımasız diye nitelendirilse de dünyalık zamandan kopuşu ve geride kalanlara duyulan özlemin açar ibaresi olur. Çünkü “ kişi kendisini besleyecek manevi kaynaklardan uzak olduğu için her nefes büyük bir azaba dönüşür”(Korkmaz2002:231).İnsan olmanın ifadesini teşkil eden sevme bağlanma gibi manevi kaynaklar Süleyman Efendi gibilerin yaşama sebeplerinin birer imleyicisi durumundadırlar.Böylece kendi özgür eyleminin sonucunda gerçekleşmeyen bu durum onun yalnızlık ve ardında bıraktıklarının hazin durumunu gözler önüne serer. Şairin ölüm ve ayrılık zıtlıklarıyla baş başa bıraktığı öznenin hayat karşısındaki ikilemini de açımlar. Hem yaşadığı dönemin bütün kaotik ortamından kurtulma isteği hem de her şeye rağmen ayrılmak istememe itkisiyle karşı karşıya kalan bireyin çaresizliğinin dışavurumudur.İnsanın yaşam karşısındaki zıttını kabullenişinin acı çaresizliğidir.

İnsan, hayatın biteceğini bilen onu yaşamak ve tüketmekten başka yapacak bir şeyi olmayandır. Bu nedenle birey yaşamı boyunca tek yönlü çatışmaların kurbanı haline gelir. Hayat karşısındaki bu tek yönlülük, onu çıkmaz ve varılmaz bir sokağa doğru iteler. Ayrılık bu sokaktaki çıkmazların zifirikaranlığadönüşmüş timsalidir. Çünkü gelen bu ayrılık karadır. Bu nedenle Süleyman Efendi’yi ölümden ziyade perişan eden ayrılık acısıdır. Ölüm her ne kadar boyun eğilen bir fenomen olsa da onun getireceği ayrılık istemsiz bir çığlığın yankılanışıdır. Ölüm; sevdiklerinden, özlemlerinden bir kopuştur. Kopuş anında insanlar korkarak, kendi içlerine veya sevdiklerine dönerler. İnsanın sevdiklerine dönüşü, ölümden değil de ayrılıktan bir kaçıştır. Ancak insan ne kadar kaçarsa kaçsın “bütün bekleyişleri gerçekte ölümü karşılamak içindir” (Okay 1998: 50). Karşılanan ölümde ayrılığın, ayrılıkta geride kalanlara duyulan özlemin bir çığlığıdır. Sahici beldenin konuğu Süleyman Efendi bu çığlığı ta yüreğinde duyar. Aslında bu son sözler (“Ayrılık olmasaydı” )hayata yeniden doğma arzusunu içinde taşıyan, ayrılığın elemiyle kıvranan şairin son sözleridir.

 

Sonuç

Orhan Veli’nin “Kitabe-i Sengi Mezar” şiirinde görünürdeki temel amaç yaşadığı yüzyılın gerçekleriyle uzlaşmayan eski şiirin dünyasını yıkmak ve yerine yenisini ikame etmektir. Ancak buzdağının görünmeyen yanı Orhan Veli’nin şiirleriyle mevcut durumu eleştirirken ideal olanın arayışını sürdürme gayretine girmesi, girmek zorunda kalmasıdır. Şiirine temel izlek olarak aldığı sade, sıradan Süleyman Efendi tiplemesiyle Türk şiirinin aksi istikametini gösteren bu  “garip” tavır o zamana kadar ki genel kabullerin ötesinde sosyal bir başkaldırı niteliğini de gösterir.

Şair “Kitabe-i Sengi Mezar” şiiriyle dönemin sosyal ve siyasal olaylarının sıradan bireyler üzerinde oluşturduğu derin açmazları ve teslimiyeti gösterir. Bu açıdan bakıldığında şairin şiiri acının olgunlaştırdığı ve anlamlandırdığı toplumsal hayatın bir aksidir. İhmal edilmiş ve derin ırmaklar gibi çağlayan Anadolu insanının hak ettiği yere gelmesi için verdiği savaşın adıdır.Görünüşte var olan sade, sıradan hikâyenin ardında, öncü dönemin şairi Orhan Veli ve öncü dönemin poetikası Garip’in kendi gerçek hikâyesi vardır.  Şair şiire yerleştirdiği bu anlayışla dönemin odak noktası olmuş, geleneğin etkisini kırma yolunda halkın bağrından gelen Süleyman Efendi tiplemesiyle başarıya ulaşmıştır.

 

KAYNAKÇA

 

Fromm, Eric. Rüyalar Masallar Mitoslar. (Çev. Aydın Arıtan/ Kaan H. Ökten). İstanbul: Arıtan Yayınevi, 2003.  

Kanık, Orhan Veli.  Bütün Şiirleri. İstanbul: Adam Yayınları, 1993.

Korkmaz, Ramazan.İkaros’un Yeni Yüzü Cahit Sıtkı Tarancı. Ankara:  Akçağ Yayınları, 2002.

Korkmaz, Ramazan. (2007b) “Romanda Mekânın Poetiği”. Edebiyat ve Dil Yazıları Mustafa İsen’e Armağan. (Editörler: Ayşenur Külahlıoğlu İslam, SüerEker) 399–415.

Korkmaz Ramazan ve Özcan Tarık. “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri”(Ed.Ramazan Korkmaz). Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı 1839-200. Ankara:  Grafiker Yayınları, 2004.

Korkmaz, Ramazan. Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu Ve Dönüş İzlekleri. Ankara: Türksoy, 2004.

Kolcu,Ali İhsan. Cumhuriyet Edebiyatı I. Erzurum:  Salkımsöğüt Yayınları, 2009.

Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2 Cumhuriyet Devri Türk Şiiri. İstanbul:  Dergâh Yayınları,  2000.

Okay, Orhan.Necip Fazıl Kısakürek,  İstanbul: Şule Yayınları, 1998.

Özcan, Tarık. “Sultan Süleyman’dan Süleyman Efendiye İki Şiirin Metinler arası İlişki Bağlamında Değerlendirilmesi.  Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.14, S. 2, s.129-138. Elazığ. 2004.

 

Tanpınar, Ahmet Hamdi.Edebiyat Üzerine Makaleler. İstanbul: Dergâh Yayınları, 1992.

Sazyek, Hakan. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Garip Hareketi. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006.

Şahin, Veysel. “Necip Fazıl Kısakürek’in Şiirlerinde “Hayat ve Ölüm”Trajedisi”. Erdem Dergisi, Sayı 53, s.207-220, 2009.

Anahtar Kelimeler : Orhan Veli Kanık, Garip Akımı,Küçük İnsan, Nasır, To be or not to be, Ölüm, Ayrılık