Bu yazı Hasan ERYILMAZ tarafından 25.03.2020 tarihinde Türk Dili ve Lehçeleri kategorisine yazıldı. SANATSAL YAZILAR

makale içerik

SANATSAL YAZILAR

 

GİRİŞ

İnsanoğlunun duygularını ve düşüncelerini, düşlerini, tasarılarını kâğıda dökme gereksiniminin bir yansımasıdır yazı. Yazı yerine yazılı anlatım ya da kompozisyon terimleri de kullanılabilmektedir. Yazılar, yüzyıllar içinde çeşitlenmiş ve benzer yapısal özellik taşıyanlar belirleyici özelliklerine göre ortak adlar altında toplanmıştır. Yazı türlerini bir önceki ünitede, belirleyici özelliklerine göre düşünce yazıları ve sanatsal yazılar olarak ikiye ayırmış ve düşünce yazılarını temel özellikleri çerçevesinde örneklerle ele almıştık. Bu ünitede de sanatsal yazıların ortak özellikleri ve bu tür içinde yer alan anlatımlar ele alınmaktadır.

SANATSAL YAZILAR

Türk Dil Kurumunun genel ağdaki Büyük Türkçe Sözlük içinde yer alan Yazın Terimleri Sözlüğü’nde sanat, “Bir duygunun, bir tasarının, bir düşüncenin ya da güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü ve bunların sonunda erişilen üstün yaratıcılık.” (tdkterim.gov.tr/bts.) olarak tanımlanmaktadır. Sanat niteliği taşıyan yazılarda tanımda olduğu gibi, bir düşüncenin veya duygunun anlatımında yaratma, yeniden oluşturma söz konusudur. Sanatsal yazılar kurguya dayalı yazılardır. Bu yönüyle sanatsal yazılarda gerçeğin olduğu gibi aktarımından çok, yazarın süzgecinden geçirilmiş, birleştirilmiş ve yeniden kurgulanmış, yeni bir gerçekliğin aktarımı söz konusudur. Bu gerçeklikte estetik değer, önemli bir ölçüttür. Yazıların türünün belirlenmesinde konudan çok, konunun ele alınış biçimi, yani dilin kullanımı başat değişkendir. Sanatsal yazılarda dilin kullanımı, düşünce yazılarındakinden farklıdır. Sanatsal yazılarda, düşünce yazılarında olduğu gibi okuru bilgilendirmek amacı olmadığı için sözcüklere gerçek anlamlarının ötesinde yeni anlamlar yüklenebilir. Sanatçı, söz sanatları ile sözcüklerin anlam sınırını genişletir ve onlara günlük dilin kullanımından farklı anlamlar kazandırır (Özdemir, 2000: 33). Sanatsal yazılar nesnel yaşamın gerçeklerinden esinlenerek kurmaca bir dünyayı yansıtır ve insana, insan gerçeğini bir kurgu içinde sunarak özdeşim kurdurur.

                Sanatsal yazılarda, sanatçının iletisi ile okurun anladığı farklı olabilir. Bu farklılık, yanlışlık olarak değerlendirilmemelidir. Bu tür yazılarda ileti, yaşamla çok yönlü bağlantıları olan, okurun kendine göre yorumlayacağı çok anlamlı bir çağrışımdır. Bu yönüyle okurun donanımlı olmasını, yazınsal sanatları anlamlandırabilmesini gerektirir. Özdemir (2000: 103) bu durumu şöyle ifade eder: “Yazınsal metinleri okurken, okur olarak yapacağımız bir iş de söylenenlerden söylenmemiş olanı çıkarmaktır.” Bu bağlamda, aşağıda ele alınan sanatsal yazıların tanımlanmasındaki çeşitlilik aslında bu tür yazıların öznelliği ile açıklanabilir.

                Sanatsal yazılar, zaman zaman birbirlerinin anlatım tekniklerinden yararlansa da şiir ve düz yazı olmak üzere iki ana türde yazılabilir. Şiir dışında düz yazı ile yazılan sanat yazılarının en belirginleri olarak öykü, roman, tiyatro türleri örnek olarak verilebilir. Bir şiir, bir öykü, bir roman ya da tiyatro eseri kendi iç yapısına göre farklılıklar barındırmakla birlikte sanatsal yazıların birbirlerinden etkilendikleri de bir gerçektir. Sözgelimi epik tiyatro gücünü düz yazıdan alır, buna karşılık bazı öykülerde zaman zaman şiirsel özellikler göze çarpar. Bu ünitede türlerin birbirinden kesin çizgilerle ayrılamayacağı anlayışı benimsenerek sanatsal yazı türlerinden şiir, öykü, roman ve tiyatro genel özellikleriyle betimlenip bu türlere örnek olabilecek metinlere yer verilmiştir

                Şiir

Ortak bir tanıma ulaşılamayan türlerden biri olan şiir, genel olarak, “Zengin sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan, hece ve durak bakımından denk ve kendi başına bir bütün olan edebî anlatım biçimi, manzume, nazım, koşuk” (www.tdk.gov.tr) olarak tanımlanmaktadır. Şiirin tanımlanan özelliklerine karşı çıkarak şiir yazan şairler, kendileri tanımlar şiiri. Yahya Kemal şiiri kalpten gelen bir durumun dile yansıması olarak nitelerken RecaizadeMahmud Ekrem şiiri düşünce, duygu ve hayal olarak kabul eder (Birinci, 2001: 355). Cahit Sıtkı’ya göre “şiir, kelimelerle güzel biçimler kurmak sanatıdır.” Şiiri tanımlamaya çalışmanın boş bir çaba olduğunu belirten Melih Cevdet’e göre “Tanım akıl işidir. Şiir ise akıl dışıdır.” Valery şiiri düz yazı ile karşılaştırmakta ve düz yazıyı yürüyüşe, şiiri raksa benzetmektedir. Valery’nin tanımından yola çıkarak Suut Kemal Yetkin (1969) şiirden düz yazıya düz yazıdan da şiire varılamayacağını, şairin başarısını sözcüklere gerçek anlamlarını unutturan sezişe ve ustalığa bağlar. Nurullah Ataç’ın “Günler geçtikçe şiir şudur şiir budur demekten uzaklaşıyorum, bana şiir zevkini verecek söz arıyorum” demesi şiir anlayışının kişiden kişiye, toplumdan topluma farklılık göstermesi ile açıklanabilir. Ortak bir tanımına ulaşmakta zorlanılan şiirin ölçütleri, toplumlara ve dönemlere göre değişse de belirgin bazı ortaklıkları bulunmaktadır.

                Sanatsal yazı türleri içinde şiir en eski tür olarak nitelendirilmektedir. Şiirde çağrışım, imge, duyular, sezgi, duygular önemli yer tutmaktadır. Anlatım ise düz yazı türlerine göre daha kapalı, söyleyiş daha ritmik ve algılar daha ön plandadır.(Gökalp-Alpaslan, 2009: 174). J. Cocteau şiirde gerçeğin imgelerle anlatılması gerektiğini “Ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü; ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü.” sözleriyle ifade eder. Şiir, sanatsal yazı türleri içinde daha yoğun estetik değerler taşıyan ve daha çok dikkat gerektiren bir yazı türüdür.

Şiirin düz yazıdan farkları arasında çağrışımlar, imgeler kadar şiirde dizelerin kümelenişi, uzunluk kısalık durumu ve uyak dizilişi gibi yapısal özelliklerdeki farklılık da büyük önem taşır. Biçim olarak adlandırılan bu özelliklerle yani uyak ve ölçü ile şiirde müzikal bir etki yaratmaya çalışır şair. Şairler şiirde müzikal etkiyi sözcüklerin kullanımıyla da sağlamaya çalışırlar. Sözcükler şiirde gizemli bir hâl alırlar. Bu yönüyle Sabahattin Eyüboğlu (1997: 55) şiiri büyüye, şairi ise büyücüye benzetir. Şiirin ayırt edici özellikleri düşünüldüğünde şiirin büyüsünün sadece sözcüklerin seçiminden değil, şiirin sesi ve anlamının bütünlüğünden kaynaklandığı görülür.

Şiirler içerdikleri konulara göre; lirik, epik, didaktik, pastoral, satirik, dramatik olmak üzere altı türe ayrılmaktadır. Şiirin düşünceden çok duyguya seslendiği düşünüldüğünde, bu türlerin birbirinden kesin çizgilerle ayrılaması zordur. Ancak temel ayırt edici özellikleri göz önünde bulundurularak ünitede konularına göre şiir türleri genel olarak ele tanıtılmıştır.

Lirik Şiir

Duyguları coşkulu bir dille anlatan şiirlerdir. Lirik sözcüğü Eski Yunan’da şairlerin şiirlerini telli bir çeşit saz olan “lir” ile birlikte söylemelerinden kaynaklanmış ve sonraları içe doğan duyguları dile getiren şiirlere lirik denmiştir (Kavcar, Oğuzkan ve Aksoy, 2007: 75). Aşk, özlem, acı, ölüm benzeri duyguları dile getiren lirik şiir dünya edebiyatında olduğu gibi bizim edebiyatımızda da en yaygın şiir türleri içindedir. Avrupa halk şiirinde soneler ve baladlarla oluşan lirik şiir geleneği 19. yüzyılda Romantizm akımı ile güçlenir (Gökalp Alpaslan, 2009: 176). Türk edebiyatında da Divan edebiyatı geleneği içinde gazeller ve şarkılarda, halk edebiyatında türküler, ağıtlar, güzelleme türündeki koşmalar ve semailerde örneklerine bolca rastlanabilir. Divan edebiyatında Fuzuli (16. yy), Nedim (18. yy), Şeyh Galip (18. yy); halk edebiyatında Karacaoğlan (17. yy), Aşık Veysel (20. yy), çağdaş Türk şiirinde Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı Tarancı, Attila İlhan ve birçok şair lirik şiir türüne ölümsüz örnekler vermiş şairler arasında sayılabilir. Aşağıda Attila İlhan’ın çok bilinen şiirini bu türe örnek olarak okuyabilirsiniz.

 

Üçüncü Şahsın Şiiri

gözlerin gözlerime değince

felâketim olurdu ağlardım

beni sevmiyordun bilirdim

bir sevdiğin vardı duyardım

çöp gibi bir oğlan ipince

hayırsızın biriydi fikrimce

ne vakit karşımda görsem

öldüreceğimden korkardım

felâketim olurdu ağlardım

ne vakit maçka’dan geçsem

limanda hep gemiler olurdu

ağaçlar kuş gibi gülerdi

bir rüzgâr aklımı alırdı

sessizce bir cıgara yakardın

kirpiklerini eğerdin bakardın

üşürdüm içim ürperirdi

felâketim olurdu ağlardım

akşamlar bir roman gibi biterdi

jezabel kan içinde yatardı

limandan bir gemi giderdi

sen kalkıp ona giderdin

benzin mum gibi giderdin

sabaha kadar kalırdın

hayırsızın biriydi fikrimce

güldü mü cenazeye benzerdi

hele seni kollarına aldı mı

felâketim olurdu ağlardım

 Attila İlhan

 

Epik Şiir

Bir ulusun başından geçen olayları, savaşları, büyük göçleri, ayaklanmaları, toplum ile ilgili sorunları, doğal afetleri, olağanüstü olayları ve bu olaylarda kahramanlık gösterenleri, yurt sevgisini coşkulu bir dille anlatan uzunca şiirlere epik şiir denir. Diğer türlere göre epik şiir daha toplumsal bir türdür. Epik şiir konusunu tarihten alır. Destanlar ilk epik şiirler olarak bilinir. Diğer olaylı anlatımlarda olduğu gibi epik şiirlerde veya destanlarda, olay canlı ve hareketli anlatılır. Ana olay destanın çekirdeği, diğer olaylar destanın kolları olur. Ana olayla bağlantılı diğer olaylara batıda epizot, Türk destanlarında kol denir. Destanın ya da epik şiirin uzunluğu bu kolların çokluğuna göre biçimlenir. Epik şiirlerde öyküleyici bir anlatım vardır ve olay anı ayrıntılı bir biçimde anlatılır. Epik şiirdeki kahramanlık öykülerinin bir de kahramanları vardır ve bu kahramanlar ideal insan tipindedir. Epik şiirlerde olaylar ve duygular da epik şiirin kahramanları gibi olağanüstüdür. Epik şiirler oluşum tarihine göre doğal ve yapay olmak üzere iki türde incelenir. Doğal epikler, oluşumları çok eskiye dayalı, söyleyeni unutulmuş, zaman içinde eklemelerle genişlemişlerdir. Kırgızların Manas Destanı bu türe örnektir. Yapay epikler ise daha yakın tarihte oluşmuş ve oluşumunun yazıya geçirildiği veyazanın belli olduğu epiklerdir. Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Üç Şehitler Destanı yapay destanlara örnek olarak verilebilir. Aşağıdaki örneği epik şiirin özelliklerini göz önünde bulundurarak okuyunuz.

 

Kurtuluş Savaşı Destanı’ndan

Saat 2.30

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,

ne ağaç, ne kuş sesi,

ne toprak kokusu vardır.

Gündüz güneşin,

gece yıldızları altında kayalardır.

Ve şimdi gece olduğu için

ve dünya karanlıkta daha bizim,

daha yakın,

daha küçük kaldığı için

ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten

evimize, aşkımıza ve kendimize

dair

sesler geldiği için

kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi

okşayarak gülümseyen bıyığını

seyrediyordu Kocatepe’den

dünyanın en yıldızlı karanlığını.

Düşman üç saatlik yerdedir

veHıdırlık tepesi olmasa

Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.

Şimali garbîde Güzelim dağları

ve dağlarda tek

tek ateşler yanıyor.

Ovada Akarçay bir pırıltı halinde

ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde

şimdi yalnız suların yaptığı

bir yolculuk var.

Akarçay belki bir akar su,

belki bir ırmak,

belki küçücük bir nehirdir.

AkarçayDereboğazı’nda değirmenleri

çevirip

ve kılçıksız yılan balıklarıyla

Yedişehitler kayasının gölgesine

girip çıkar.

Ve kocaman çiçekleri eflâtun

kırmızı...

beyaz

ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki

haşhaşların arasından akar.

Ve Afyon önünde

Altıgözler Köprüsü’nün altından

gündoğuya dönerek

ve Konya tren hattına rastlayıp

yolda

Büyükçobanlar Köyü’nü solda

veKızılkilise’yi sağda bırakıp gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam

kaynakları ve yolları düşman elinde kalan

bütün nehirleri.

Kim bilir onlar ne kadar büyük,

ne kadar uzundular?

Birçoğunun adını bilmiyordu,

yalnız, Yunan’dan önce ve

Seferberlik’ten evvel

Selimşahlar Çiftliği’nde

ırgatlık ederken Manisa’da

geçerdi Gediz’in sularını başı

dönerek.

Dağlarda tek

tek

ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle

ferahtılar ki

şayak kalpaklı adam

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

öc alıcı, güzel, rahat günlere inanıyordu

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki

mavzerinin yanında,

birdenbire beş adım sağında onu

gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu.

Paşalar “Üç” dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

Bıraksalar

ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi

kayarak

Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı.

Nazım Hikmet Ran

 

Didaktik Şiir

 Bilgilendirme, öğüt verme, bir düşünceyi açıklama amacı güden şiirlere didaktik şiir denir. Didaktik sözcüğü Eski Yunanca didaktos sözcüğünden türemiştir. Konusu düşüncedir. Eski çağlarda şairin öğretici, eğitici, yol gösterici olduğu kabul ediliyordu. Didaktik şiirin kökleri Eski Yunan’a dayalıdır. Batıda ilk didaktik şiir örneğini İ.Ö. 8. yüzyılda yaşayan Hesiodos ahlâk ve din bilgileri üzerine yazmıştır. Latin edebiyatında Lucretius, fizik ve ahlâk üzerine, Virgillius tarım bilgisi üzerine yazmıştır.

İnsanlara ahlak dersi vermeyi amaçlayan fabllar da genellikle manzum şiirler olarak yazılır. İnsanlar arasında geçen olayları diğer canlılar arasında geçiyormuş gibi göstererek anlatan fabllar, sonunda okuyana bir ders verir. Bir olaya dayandığı için fabllarda da öykülerdeki gibi serim, düğüm ve çözüm bölümleri vardır. Beydeba, Ezop, La Fontaine bu türde eser vermiş ünlüler arasındadır.

Türk edebiyatında didaktik şiirin ilk örneği olarak 11. yüzyılda yazılmış olan Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig (Mutluluk Veren Bilgi) adlı eseri görülür. Bu eserde insan, toplum ve devlet yaşamının düzenlenmesiyle ilgili bilgiler yer almaktadır. Divan edebiyatında Aşık Paşa’nın tasavvufu öğretmek amacıyla yazdığı Garibname ve Nabi’nin oğluna öğüt vermek için yazdığı Hayriyye adlı mesneviler didaktik şiir örnekleridir. Tanzimat döneminde Tevfik Fikret’in çocuklara seslendiği Şermin adlı eseri, Mehmet Akif’in Asım adlı eseri didaktik şiirler arasındadır. Aşağıda Ziya Gökalp’in Türkçe ile ilgili şiirini didaktik şiirin özelliklerini düşünerek okuyunuz.

 

Güzel dil Türkçe bize

Başka dil gece bize

İstanbul konuşması

 En sâf, en ince bize

 Yeni sözler gerekse

 Bunda da uy herkese

 Halkın söz yaratmada

 Yollarını benimse

Ziya Gökalp

 

Pastoral Şiir

Doğayı, doğa güzelliklerini ve bunları sevdirmeyi amaçlayan, çobanların yaşamını, aşklarını, üzüntülerini anlatan şiirlere pastoral şiir denir. Yalın bir dille yazılan bu şiirler, doğrudan ozanın ağzından anlatılıyorsa (monolog) idil, çobanların karşılıklı konuşması biçimindeyse (diyalog) eglog adını alır. İdiller, monolog tarzında olduğu için egloğa göre daha kısa olur. Pastoral şiirler, Yunan edebiyatında Theokritos, Latin edebiyatında Vergilus tarafından yazılmıştır. Pastoral şiir geleneği sonraki çağlarda da sürmüştür. Özellikle Romantik dönemde, doğa Batı şiirini besleyen önemli bir kaynak olmuştur (Gökalp Alpaslan, 2009:177).

Türk edebiyatında pastoral şiir çok ilgi gören bir tür olmamakla birlikte özellikle halk şiirlerinde doğa ve kır güzelliklerini anlatan şiirler bulunmaktadır. Divan edebiyatında gazellerde doğa betimlemeleri; kasidelerde doğa, mevsim betimlemelerinin yapıldığı teşbîb bölümleri vardır. Halk edebiyatında Karacaoğlan’ın “Çukurova bayramlığın giyerken” dizeleriyle başlayan şiiri bu tür içinde değerlendirilebilir. Tanzimat döneminde pastoral şiire yeni bir soluk getiren şairler arasında Abdülhak Hamit, Servet-i Fünun’da Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin vardır. Çağdaş Türk şiirinde Kemalettin Kamu, Behçet Necatigil, Cahit Külebi bu türde şiirler yazmıştır.

 

BİNGÖL ÇOBANLARI

 

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.

Bu dağların en eski âşinasıdır soyum,

Bekçileri gibiyiz ebenced buraların.

Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların

Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,

Her gün aynı pınardan doldurur destimizi

Kırlara açılırız çıngıraklarımızla...

 

Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni;

Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.

Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;

Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,

Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı;

Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı:

 

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,

Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;

Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,

"Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam.

 

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,

Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.

-Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al,

Diye hıçkırır kaval:

Bir çoban parçasısın olmasan bile koyun,

Daima eğeceksin, başkalarına boyun;

Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,

Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı

Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an!

Mademki kara bahtın adını koydu: Çoban!

 

Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,

Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden

Anlattı uzun uzun.

Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun

Nadir duyabildiği taze bir heyecanla...

Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla

Bingöl yaylarının mavi dumanlarına,

Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına!

 

Kemalettin Kami KAMU

 

Dramatik Şiir

 Bir olayı, durumu tiyatro gibi canlandıran şiirlere dramatik şiir denir. Eski Yunan’daki tragedyalar ile başlayan dramatik şiir, günümüzde manzum tiyatrolarla varlığını sürdürmektedir. Batıda Klasik dönemde de tragedyalar sürmüş, Romantik dönemde şiirle tiyatro ayrışmaya başlamıştır (Gökalp Alpaslan, 2009:177). Batıda Cornille, Shakespeare; Türk edebiyatında güçlü bir geleneği olmamakla birlikte Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Faruk Nafiz dramatik şiirin örneklerini verirler.

Bu türe örnek olarak aşağıda Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları adlı şiirinden ve Azra Erhat’ın çevirisiyle Elektra’dan kısa bir bölüm yer almaktadır.

              

HAN DUVARLARI

 

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

    Bir dakika araba yerinde durakladı.

    Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,    

    Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...    

    Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,    

    Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.    

    İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!    

    Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,    

    Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...    

    Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,    

    Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,    

    Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...    

 

    Ellerim takılırken rüzgârların saçına

    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.    

    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,    

    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.    

    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.     

    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince    

    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.    

    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

    Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.    

    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,    

    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,    

Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan

    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,    

    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...    

    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine    

    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine(…)                                                       

                                   

                                                                Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

 

Satirik Şiir

Bir kimseyi, bir düşünceyi, bir durumu açık ya da kapalı biçimde, iğneli bir dille, eleştirme yönü ağır basan şiirlere satirik şiir denir. Yergide de bir uyarı olduğu için didaktik (öğretici) bir yanı da bulunur. Tarihin her döneminde satirik şiire rastlanır. Eski Yunan’da Diogenes, 18. yüzyılda Batı’da Voltaire; Türk edebiyatında Divan edebiyatında Nef’î, halk edebiyatında Seyrani, Pir Sultan Abdal, Tanzimat döneminde Ziya Paşa, Şair Eşref, yeni Türk edebiyatında Neyzen Tevfik, Orhan Veli Abdurrahim Karakoç satirik şiir örnekleri veren şairler arasında sayılabilir. Aşağıda Neyzen Tevfik’in Felek adlı şiirinden bir dörtlük yer almaktadır.

               

Barışmadı gönlüm merd ile zenle,

Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle,

Hicran köşesinde bozuk düzenle,

Neyzen’e her telden çaldırdın felek! 

                                                Neyzen Tevfik

Anahtar Kelimeler : GİRİŞ, İnsanoğlunun,duygularını,ve,düşüncelerini,,düşlerini,,tasarılarını,kâğıda,dökme..