Bu yazı Hasan ERYILMAZ tarafından 29.05.2020 tarihinde Türk Dili kategorisine yazıldı. Düşünce Yazıları - ELEŞTİRİ

makale içerik


Bir fikri, bir düşünceyi ya da bir eseri bütün yönleri ile inceleyip, değerlendirme amacını taşıyan yazılara eleştiri yazısı denir. Eleştiri kavramının bir diğer karşılığı ise “tenkit”tir. Tenkit kelimesi Arapça “nakd” kökünden türetilmiş bir kelimedir ve nakd kelimesi alınacak bir nesne için ödenecek bedel anlamına gelmektedir. Buradan hareketle tenkit de kıymet verme, değer biçme anlamlarına gelmektedir. 
 Özellikle günlük yaşamda eleştiri kelimesinin olumsuz anlam kazanması sebebiyle eleştiri sadece ele alınan konunun kötü yönlerinin ifade edilmesi olarak zihinlere yerleşmiştir. Oysaki iyi bir eleştiri yazısı, ancak üzerinde durulan konunun olumlu ve olumsuz bütün yönlerinin ele alınması ile oluşturulabilir. 
Bir fikir, bir konu veya bir eser üzerine eleştiri yazabilmek için ilk şart, eleştiri yazılacak hususta ayrıntılı bilgi sahibi olmaktır. Bir kişinin tam olarak bilmediği ve anlamadığı konularda eleştiri yazmaya kalkışması, o kişi için olumsuz sonuçlar doğurabilir. Eleştiri yazımındaki ikinci şart ise fikirlerin ve düşüncelerin kişiselleştirilmemesi ve objektif davranılmasıdır. 
 Eleştiri türünün özellikleri şunlardır: 
 Eleştiri yazıları da diğer türlerde olduğu gibi bir plana bağlı olarak yazılır. Plan yapılırken eleştiri yazısı yazılacak eserin tanıtıldığı bir giriş bölümü, düşüncelerin ve eleştirilerin ele alındığı gelişme bölümü ve düşüncelerin sonuca bağlandığı sonuç bölümüne yer verilir. 
 Eleştiri yazısı kaleme alınırken üzerinde durulan esere bağlı kalınır. Seçilen eserin kapsamı dışında kalan konulara yer verilmez. Ele alınan eserin iyi ya da kötü yönleri eserden alınan örneklerle açıklanmalıdır.   
  Üzerine eleştiri yazısı kaleme alınan eser, bütün yönleriyle değerlendirilmeli, kendisiyle benzerlik arz eden diğer eserlere göre durumu da belirtilmelidir. İncelenen eserin benzeri olan diğer eserlerden üstün olan ve zayıf kalan yönlerine işaret edilmelidir.  
 Eleştiri yazısı kaleme alan yazar, değerlendirmelerde bulunurken nesnel (objektif) davranmalı, öznel (subjektif) değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Eleştiri yaparken öznel bir tutum takınmak, lehte veya aleyhte birtakım önyargılı tutumlar içinde olmak eleştiri yazısının 
tarafsızlığına gölge düşürecek ve eleştiri yazısının amacına ulaşmasına belli noktalarda engel olacaktır. 
   Eleştiri yazısı yazan kişinin mutlaka ilgili alanda uzman olması gerekir. Eleştiri yazısı yazmanın en temel kurallarından biri, eleştiri yazısı yazan kişinin, bilgi seviyesini eleştirdiği eseri yazan kişiye bilgi seviyesi bakımından denk veya ondan fazla olmasıdır. 
Aşağıdaki örnekte Halikarnas Balıkçısı ile ilgili bir eleştiri örneği bulunmaktadır 
 •HALİKARNAS BALIKÇISI  
 •Halikarnas Balıkçısı takma adıyla tanınan Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973), öykücü ve romancı olarak, Ege ve Akdeniz kıyılarımızın, ekmeğini çekişe dövüşe denizden çıkaran yoksul, ama namuslu insanlarının yaşam serüvenini, bu bölgelerin taşı toprağı, ormanı dağı, mitolojisi efsanesiyle birlikte, şiirsel bir anlatımın bütün sıcaklığında coşa taşa edebiyatımıza mal eden ilk ve tek sanatçıdır.  
 •Daha babasının (Şakir Paşa) elçi olarak bulunduğu Atina’da geçen çocukluk günlerinde filizlenip, Oxford’daki tarih öğreniminde daha bir gelişerek bilinçlenen mitoloji merakı, meraktan da öte tutkusu, o taşkın deniz sevgisiyle sarmaş dolaş olarak, hikâye ve romanlarına yansır. 
  •Cevat Şakir, Oxford’dan klasik kültür yüküyle yurda dönünce (1910), resim, karikatür, dergi kapağı resimleri, çevirilerle başlar gazetelerde çalışmaya. 1925’te Resimli Ay dergisinde, asker kaçaklarının yargılanmadan kurşuna dizilmelerini konu alan bir öyküsü yüzünden sanatçı üç yıl Bodrum’da kalebentlik cezasına çarptırılır. Daha Bodrum’a ayak bastığı ilk gece ile sanatçının yaşamında, ömrünün sonuna kadar sürecek olan, yepyeni bir dönem başlar. Yurt gerçeklerinden uzakta, varlıklı, alafranga bir çevrede, Batı kültürüyle beslenmiş çıtkırıldım genç aydının, görüp yaşadığı, alışıp benimsediği dünyadan apayrı, yoksul ama mert deniz insanları ile karşılaşmasıdır bu. Cevat Şakir, Bodrum’da geçirdiği bir buçuk yıl içinde, daha başlangıçtan beri kafasından yüreğine, yüreğinden kafasına akıp ona gerçek kişiliğini aydınlatan her şeyi bulur: Denizle sarmaş dolaş doğa güzelliği yanında, taşı toprağıyla boğazına kadar mitolojik anılarla dolu bir dünya, o anılardan habersiz, günlük ekmek tasası içinde çırpınan yoksul ama dürüst, temiz deniz insanlarının imrenilesi yaşamı...  
 •Kalebentlik cezası biter ama ondaki deniz sevgisi, deniz insanlarına duyduğu hayranlık, sevgi bitmez. İstanbullardan kalkıp, evini barkını, kolay hayatını, rahatını elinin 
tersiyle bir yana iter ve gelip tam yirmi yıl Bodrum’da yaşar, ekmeğini alnının teriyle kazanan deniz insanlarının arasında.  
 •Önce sokaklara palmiyeler dikip, yurt dışından getirttiği bitkilerle şehrin dört bir yanını donatmak, bilgisini, görgüsünü bütün cömertliğiyle çevresine saçmakla başlar işe. Sonra, karşılıklı sevgi ve duygu alışverişinin potasında oluşturduğu zengin izlenimleri, hayal gücünün bütün yetisiyle dile getirir hikâye ve romanlarında. Daha öykü kitaplarının adlarından başlar deniz sevgisinin, insanı doğayı kucak kucağa birbiriyle kaynaştıran önüne geçilmez bir tutkunun serüveni. Yazarın ilk hikâye kitabı, Halikarnas Balıkçısı adıyla 1939’da çıkar: Ege Kıyılarında. 
 •Onun ardından sırasıyla Merhaba Akdeniz (1947, 1962), Ege’nin Dibi (1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957) yayınlanır. Balıkçı, bütün bu öykülerde (romanlarında olduğu gibi), kara insanlarının yanı sıra, ama onlardan çok, umutlarını, fırtınalı denizlerde dalgalarla boğuşa boğuşa çoluk çocuklarının günlük nafakasını çıkarmaya çalışan yiğit babaların, oğulların, vefalı kocaların, kardeşlerin, vazgeçilmez sevgililerin ağları, sandalları, kürekleri yelkenleri, tekneleri ile bir bereket müjdesi gibi geri dönmelerini rıhtımlarda, kapı aralıklarında, damlarda pencerelerde bekleyen kızlı erkekli, çoluklu çocuklu kıyı insanlarının çileli yaşayışını verir. Kimi zaman denizin üstünde, kimi zaman sünger avcıları, dalgıçlarla denizlerin dibinde, renkli, esrarlı, sürprizli bir dünyanın ta orta yerinde buluruz kendimizi.  
 •Bir geçim kaygısı olmakla birlikte, o kaygıyı gerilerde bırakıp, kazası belası, bin bir tehlikesi güçlüğü ile bir serüven tutkusuna dönüşen deniz sevgisi, deniz büyüsü, Balıkçı’nın romanlarını da alır avucunun içine. Balıkçının ilk ve en güzel romanı olan Aganta Burina Burinata’nın (1946), amcası açıklarda boğulduğu için, denizcilikten uzaklaştırılan, evlendirilip karaya bağlanmaya çalışılan kahramanı genç Mahmut’u, sonunda denizin çağrısına dayanamayıp, enginlere teslim eder kaderini.  
 •Balıkçı’nın, öykücülüğü ve romancılığı yanında, bir o kadar önemli, bir o kadar üzerinde durulması gereken özelliği, tarih bilinci ve mitoloji merakıyla sivrilen, bunların da ötesinde, gelmişi geçmişiyle Anadolu’nun kültür kaynakları üstüne eğilen, gerçek bir düşünür, yurtsever bir düşünür olmasıdır. Balıkçı, bir yandan, mitoloji tutkusuyla Anadolu Efsaneleri (1955) ve Anadolu Tanrıları (1962) üzerine eğilirken, öte yandan, Batı kültürünü oluşturan kaynağın Yunanistan’da değil, Anadolu’da yeşerip geliştiğini ispatlamaya adar kendini. Anadolu’nun Sesi (1971) ve Hey, Koca Yurt’ta (1972) İyonya (Anadolu) kültürünün Yunanistan kültüründen üstünlüğünü göstermeye çalışır. Ona göre Batılıların Yunan Mucizesi 
diye belledikleri şey, aslında Ege bölgelerinde yeşermiş, aklı mantığı, olumlu düşünceyi başlatan bir çabanın, adına, göğsümüzü kabarta kabarta Ege Mucizesi diyebileceğimiz bir düşünce akımının ürünüdür. Balıkçı’ya göre, insan aklının olumlu tohumları maddeci düşünürlerle İyonya’da atılmıştır. Sokrates ve Platon’la bu akılcı atılım bir başka yöne yaptırılmış, ruh ve madde ayrılığı içinde ruha üstünlük tanıyarak, insan aklı 1800 yıllık bir gecikmeye uğratılmıştır.  
 •Doğru yanlış yönleri bir yana, Batı kültürünü İyonya dışında yalnız Yunanistan’a bağlayan klasik görüşe karşı çıkışı, yurt topraklarında, nüfus kütüğü merakına düşmeden, boy atmış, gelişim göstermiş her çeşit düşünceyi özümseme yolundaki çabası ile Balıkçı, Azra Erhat’ın deyimiyle bir kültür öncüsü olmuştur ve öyle anılacaktır. 
•Vedat GÜNYOL 
ELEŞTİRİ  
Bir sanat yapıtını tanıtmak, açıklamak, sınıflamak ve değerlendirmek amacıyla kaleme alınan yazılara eleştiri denir. Eleştiri sözcüğü, Batı’da yargılama ve ayırt etme anlamına gelen kritik etmek sözcüğü ile karşılanmaktadır. Eleştiri yerine muaheze, muhakeme, ilm-i nakd ve intikad gibi kavramlar da kullanılmıştır (Huyugüzel, 2018: 148-156). Konu sınırlaması yoktur. 
Sanat, edebiyat ya da düşünce yazılarının içeriği ile bu içeriğin işlenişini, değerli değersiz yönlerini ortaya koyan ve değerlendiren yazı türüdür. Yazılı bir anlatım türü olarak eleştiri, bir sanat eserini çeşitli yönleri ile açıklamak ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazılardır (Kavcar, Oğuzkan ve Aksoy 2007, 2007). Bu tür yazı yazmayı kendine sürekli uğraş edinen kişilere “eleştirmen” adı verilir.  
Eleştirmen düşünce ve görüşleriyle sanatçılara yol gösterir. Onların kendi alanlarında gelişmelerine ve daha olgun ürünler vermelerine katkıda bulunur. Ayrıca okuyucu ile yazar arasında bir köprü görevi görür. Eleştirinin görevi, edebiyat ve sanat eserlerinin incelenerek, onları açıklama ve sonunda bir hüküm verme işidir (Lekesiz, 2003: 364-365). Yine, eleştirmek (criticize) etimolojik olarak çözümleme (analiz) ve yargılama demektir. Genel olarak eleştirinin görevi, incelemek, açıklamak, çözümlemek, hüküm vermek, değerlendirmek, iyi ile kötüyü ayırt etmek, sınıflandırmak ve tanıtmak olarak söylenebilir (Sağlık, 2003: 395).   
Eleştirmenlerin yaklaşımına, yapıtı değerlendirme yöntemlerine göre günümüze değin değişik eleştiri biçimleri ortaya çıkmıştır (Carloni, Filloux, 1984). Bu yaklaşımların ağır bastığı eleştiri türleri şunlardır: Okura dönük eleştiri, yapıta dönük eleştiri, topluma dönük eleştiri, 
tarihsel eleştiri, toplumbilimsel eleştiri, marksist eleştiri, sanatçıya dönük eleştiri, biyografik eleştiri, ruhbilimsel eleştiri ve çağdaş eleştiri... vb. (Özdemir, 1994, 1983). 
Okura Dönük Eleştiri  
Bu tür eleştiride eleştirmen yapıttan ziyade bir okur olarak yapıtın okurlar üzerindeki etkisi üzerinde durur. Okura dönük eleştirinin belli kriterleri olmadığı için eleştirmen kendi düşüncelerine göre bir eleştiri yapar ve bu yüzden özneldir. İzlenimci eleştiri bu tür içindedir. 
 Yapıta Dönük Eleştiri  
Bu çeşit eleştiride eleştirmenin bakışı sanatçıdan ziyade ortaya konan sanat eserine yöneliktir. Burada temel öge ortaya sunulan yapıttır. Eleştirmen, konunun ele alınış biçimi, yapıtta anlatım biçimi, dilin kullanımı gibi unsurlar üzerinde durur. Nesnel ve dilbilimsel eleştiri bu türün çeşitleridir. 
Topluma Dönük Eleştiri  
Bu çeşit eleştiride eleştirmen yapacağı değerlendirmede yapıtın ortaya konulduğu dönemin sosyal ve siyasal yapısının, tarihsel özelliklerinin esere ne ölçüde yansıdığı üzerinde durur. Yapıt toplumsal bir belge olarak ele alınır ve estetik bir açıdan ziyade, yapıtı etkileyen toplumsal ve tarihsel koşullar açısından ele alınır. Toplum bilimsel eleştiri ve tarihsel eleştiri bu türün içindedir. 
 Biyografik Eleştiri  
  Biyografik eleştiri temelinde yazar ve eser arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmayı hedefler. Eleştirmen yazarın hayatını ayrıntılı bir şekilde araştırır ve bunun ne ölçüde yazarın eserine yansıttığını metin üzerinden ortaya koymaya çalışır.  
 Eleştiri anlayışındaki farklılıklara rağmen bir eleştirmenin nasıl davranması gerektiğinin ölçütleri şöyle sıralanabilir:  
 1. Eleştirmen, sanat ve edebiyat alanında birikimli olmalı, çağdaş akımları da bilmelidir.  
 2. Eleştirmen, kendi ülkesine ve diline ilişkin eserleri inceleyip değerlendirebilmek için yabancı ülkelerdeki sanat ve edebiyat hareketlerini incelemelidir.  
 3. Eleştirmen, eleştirdiği yapıtı birçok yönden ele alabilmek ve daha geniş bir bakış açısıyla değerlendirebilmek için tarih, toplum bilimi, ruh bilimi, felsefe, estetik vb. alanlarda da geniş bir bilgi birikimine sahip olmalıdır.  
 4. Eleştirmen, kendini önyargılardan uzak tutabilmeli; yorum ve kararlarında nesnel olabilmelidir.  
 5. Eleştirmen, okuduğu bir eseri değerlendirirken kendini birtakım kalıplara sokmamalı; okuduğu eserin özgün yanlarını ortaya koyabilmelidir.  
 Batı’da eleştiri türünde eser veren yazarlar olarak; Hippolyte Taine, Boileau, Saint Bouve ve Anotole France gibi isimler sayılabilir.   
 Türk edebiyatında Batılı anlamda eleştiri/tenkit Tanzimat ile başlamıştır. Şinasi, Namık Kemâl, Ziya Paşa, Recaizade Mahmut Ekrem, Muallim Naci, Mizancı Murat gibi isimler yazdıkları yazılarla bu türün ilk örneklerini vermişlerdir (Ercilasun, 2009: 283-322; Dayanç, 2019: 45-65). Hüseyin Cahit Yalçın, Fuat Köprülü, Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin, Mehmet Kaplan, Adnan Berk, Memed Fuat, Asım Bezirci, Fethi Naci ve Doğan Hızlan gibi isimler eleştiri alanında adı ön plana çıkan yazarlardır. 
 
Bir Eleştiri Örneği:  
"Cihan Şoförü” (1954)  
Samim Kocagöz'ün küçük hikâye yolunda en olgun, en güzel eserlerini içine alır. 195254 yılları arasında yazdığı bu hikâyeleri de ilk eserlerinden başlayarak yürüdüğü ana çizgiden ayrılmamıştır; ama artık dilinde, anlatışında, kişilerini diyalogların gelişmesiyle belirtişinde, kendini olayların içine sokarak gerçeği hikâye biçimine doğru zorlamaktan vazgeçişinde; artık bu alanda ustalığa eriştiği belli oluyor. İlkinden sonuncusuna kadar, hikâyelerinin demirbaş unsuru toplum meselelerinin yanında; artık insanı ortaya aldığı, eski hikâyelerindeki toplum meselelerine dayanan kuruluşlar yerine, tek kişiyi toplum içinde anlatan bir çeşit yeni hikâye biçimine geçtiği görülüyor. Onun toplum meselelerinden, kavgalarından kalkıp, kişiyi yaşama kavgasının ancak yan unsuru olarak ele aldığı o eski yapılı, teori ve kitap kokan gerçekçi anlayışı yerine, daha yumuşak, sanata daha yatkın bir yola girdiği, öncü kuşaktaki arkadaşlarının gidişlerine daha çok yaklaştığı belli oluyor. Kalabalık içinden rasgele aldığı kişiler, çevresinden, zümresinden ayırmadığı kişiler yerine, belirmiş, yücelmiş ve daha artistik 
kişiler seçmeye gidişi, onun gerçekçi anlayışında temel bir değişikliği ortaya koyuyor. "Cihan Şoförü", "Oğul", "Kör Talih", "Motor", "Gençlik Bu", "Bir Gaip Kişi" hikâyelerinde olduğu gibi gerçeğin, özünde, bütününde mevcut acı sertliği yumuşatılmış, sevimli kişilere dayanan bu yeni hikâyeleri yanında, "Alışveriş", "Çakı", "Koca Öküzün Ölümü", "Oğul", "Teneke" gibi eski anlayışına uygun hikâyeler de var. Ta ilk hikâyelerinden beri sürüp gelen bu ikili gidişin, tereddüdün dönemeç noktasına geldiğini bu kitap açıkça gösteriyor. Öncü kuşağın, Sait Faik'in halk kişilerini ele alan hikâyelerinin ortaya koyduğu anlayışa çok yaklaşmış bu güzel kitabın "1954 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı" kazanmayışı, onun bu gayretine işâret edilmeyişi şaşılacak bir şey olmuştu.  
(Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman 2, 1965) 
Eleştiri terimi kimi zaman sanatın yahut edebiyatın incelenmesi, tartışılması, değerlendirilmesi, yargılanması olarak kullanılırken kimi zaman da edebî bir eser ya da sanat eseri üzerine verilen hükümdür (Filizok, 2012: 3). Yazılı anlatım türü olarak eleştiri, bir sanat eserini çeşitli yönleri ile inceleyip açıklamak, anlaşılmasını sağlamak ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazılardır (Kavcar, 2007). Eleştiri bir düşünceyi destekleyerek olumlu yanlarını ortaya koyması ya da bir sanat eserini geniş okur kitlesine tanıtması bakımından sıkça başvurulan bir yazılı anlatım türüdür. 
Eleştirinin temel sorumluluğu eser hakkında bilgilendirmektir. Ancak eleştirmenler, bir eser hakkında bilgi verirken zaman zaman eseri yargılamak ya da açıklamak amacı güderler. Bir eleştirmenden beklenen, bir eseri eleştirirken olabildiğince öznellikten uzak durması ve eseri belirli ölçütlere göre bir amaç doğrultusunda değerlendirip yazmasıdır. Eleştirmen kendi beğenisini, izlenim ve düşüncelerini tek ölçüt olarak almamalıdır. Eleştirmenlerin yaklaşımına, eseri değerlendirme yöntemlerine göre değişik eleştiri türleri vardır. Eleştiri türlerinin çeşitliliği, düşünce sistemlerinin çeşitliliği ile doğrudan ilişkilidir. Özdemir ( 2002, 2008) genel olarak eleştiri türlerini şöyle sınıflandırmaktadır: 
• Sanatçıya dönük eleştiri; eleştirmenin değerlendirmek için ele aldığı yapıtı özellikle sanatçının varlığını ölçü alarak yapmasıdır. Eleştirmen, yapıtı açıklamak için yazarı ile ilgi kurar. Sanatçının hayatını ve kişiliğini inceler. Elde ettiklerini belge olarak kullanır. Ruhbilimsel eleştiri ve yaşam öyküsel eleştiri biçimleri bu tür içinde düşünülür.  
• Yapıta dönük eleştiri; eleştirmenin bakış açısının sanatçıya değil de yapıtına yönelik olduğu eleştiridir. Bu tür eleştiride tek ölçüt okura sunulmuş yapıttır. Eleştirmen, konunun ele 
alınış biçimi, yapıttaki anlatım biçimi, dilin kullanımı gibi noktaların işlenişi üzerinde durur. Nesnel eleştiri ve dil bilimsel eleştiri bu tür eleştirinin çeşitleridir.  
• Okura dönük eleştiri; eleştirmenin yapıtı değerlendirmekten çok, yapıtın bir okur olarak kendisi üzerindeki etkilerini değerlendirdiği eleştiridir. Bu tür eleştiri belli ölçütlere göre yapılmadığı için deneme havasındadır ve özneldir. İzlenimci eleştiri bu tür içindedir. • Topluma dönük eleştiri; eleştirmenin değerlendirme yapacağı yapıtın ortaya konduğu dönemdeki toplumsal ve tarihsel özelliklerin yapıta etkileri gözlenir. Yapıt, toplumsal bir belge olarak görülür. Bu tür eleştiride yapıt, estetik yönden çok; yapıtı etkileyen toplumsal ve tarihsel koşullar belirlenerek değerlendirilir. Tarihsel eleştiri ve toplum bilimsel eleştiri bu tür içinde ele alınır. 
 • Çözümleyici eleştiri; yukarıda açıklanan eleştiri türlerinin yetersiz görülmesi üzerine kimi eleştirmenler, yapıtı çok yönlü inceleme yoluna gitmişlerdir. Bu türde eleştirmen, gerektiğinde öznel, nesnel ya da toplumcu bir bakışla yapıta yaklaşılabileceğini savunur. Türü ne olursa olsun her eleştiri, yazarın ne yaptığını ne yapmak istediğini bulmaya yöneliktir 
 Eleştiri türünde yazarken şu noktalara dikkat edilmelidir:  
• Düşünsel bir plan hazırlanmalıdır. 
 • Yapıt ile ilgili yargılar, yapıttan örneklere dayandırılarak sunulmalıdır. 
 • Eleştiride öznellikten kaçınılmalı, peşin yargılara yer verilmemelidir.  
• Yargılar, kırıcı ve yıkıcı değil; yapıcı ve yol gösterici olmalıdır.  
• Eleştiri yazılarında düşünceyi geliştirme yollarından uygun olan kullanılabilir.  
• Temel anlatım biçimlerinden açıklayıcı ve tartışmacı anlatım kullanılabilir.  
• Eleştirmen düşüncelerini yalın, duru ve anlaşılır bir biçimde ifade etmelidir. 
Türk edebiyatının klasik dönemi olarak adlandırılan 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadarki sürecinde şiir önemli bir yer tuttuğu için bütün edebî türler şiirle ilgili kurallar çerçevesinde gelişmiştir. Bu dönemde divan şairlerinin övgü ve yergilerinde, toplumsal sorunlardan şikâyetlerinde eleştirel bir tutum olduğu görülür (Macit, 2012: 25). Ancak eleştirinin kendine özgü kuralları olan bir anlatım türü olarak benimsenmesinin Tanzimat dönemiyle başladığını görmekteyiz. Tanzimat dönemi edebiyatçılarından Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa bu türün öncüleridir. Bu dönemde yapılan eleştiri anlayışı “eskinin reddi, yeninin yaratılması” üzerine 
kuruludur (Ercilasun, 2004: 35, Akt: Topçu, 2009: 272). Bu dönemde Abdülhak Hamit, Recaizade Mahmut Ekrem, Muallim Naci, Beşir Fuad, Mizancı Murat eleştiri türünde yazıları ve eserleri ile dikkat çekmiştir (Dayanç, 2012: 68-77). Servet-i Fünun döneminde Halid Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Tevfik Fikret gibi isimler eleştiri türünde yazılar yazmışlardır. II. Meşrutiyet dönemine baktığımızda eleştiri türüne ilişkin kuramsal bağlamda çok fazla yazı olmamakla birlikte uygulama alanında birçok eser eleştirisinin bulunduğu görülmektedir. Bu dönemde ön plana çıkan isimler arasında Ali Canip, Fuat Köprülü, Ömer Seyfettin ve Yahya Kemal eleştiri kuramı ve eser eleştirisi çerçevesinde yazılar yazmışlardır. 
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında eleştirmenliğiyle ön plana çıkan ve öznel eleştiri anlayışıyla dikkat çeken ilk isim olan Nurullah Ataç, eleştiri üzerine görüşleriyle de eleştirinin bağımsız bir tür olması konusunda önemli katkılar sağlamıştır. Nurullah Ataç’tan sonra eleştiri üzerine kuramsal anlamda yazı yazan bir ikinci isim Mehmet Kaplan olmuştur. 1950’den sonra kuramsal eleştiri yazıları yazan Asım Bezirci, Hüseyin Contürk, Fethi Naci, Cevdet Kudret gibi isimler de söz konusu türde söz sahibi olmaya başlamıştır. Ataç’ın öznel eleştiri örneklerine karşın Memet Fuat ve Suut Kemal nesnel özellikte eleştiriler yazmışlardır. Bu dönemde İnkılâp edebiyatı, Milli edebiyat ve eski-yeni çatışması dönem eleştirilerinin temel konusunu oluşturmuştur. Dil konusunda, yazar ve eser eleştirisi çerçevesinde de eleştiriler dikkat çekici boyuttadır. 
1960 sonrası Türk edebiyatında eleştiriye baktığımızda eleştiri türlerinin çeşitlendiği görülür. Bu türler; izlenimci eleştiri, nesnel eleştiri, akademik eleştiri, toplumcu gerçekçi eleştirinin yanı sıra 1980 sonrasında yapısalcı eleştiri, gösterge bilimsel eleştiri, dil bilimsel eleştiri ve 1990 sonrasında da post modern eleştiri olarak gruplandırılabilir. Bu dönemde gazetelerin edebiyattan biraz uzaklaşmalarına karşın edebiyat dergilerinin çoğalması eleştirinin gelişmesinde etkili olmuştur. Doğan Hızlan, Füsun Akatlı, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Adnan Binyazar, Muzaffer Erdost izlenimci eleştiri yazarlarımız arasındadır. Edebiyat tarihçisi olarak tanınmış olsalar da Nihat Sami Banarlı, Ahmet Kabaklı da eleştiri türünde yazılar yazmışlardır. Bunlardan başka Beşir Ayvazoğlu, Rasim Özdenören de zaman zaman nesnel eleştiriye yaklaşan yazılarıyla bu türde eser verenler arasında sayılması gereken isimlerdir. Bu dönemde nesnel eleştiriyi uygulamaya çalışanların başında Hüseyin Contürk gelmektedir. Tahir Alangu, Vedat Günyol, Metin And ve Nurullah Berk de yine nesnel eleştiri yazanlar arasındadır. Bu türde hatırlanması gereken isimler arasına Berna Moran, Akşit Göktürk, Tahsin Yücel, Yıldız Ecevit, Gürsel Aytaç, Ahmet Oktay, Mehmet H. Doğan gibi isimleri de katmak gerekir (Balcı, 2012: 166-169). 
Aşağıdaki örnek hem yapıta hem de yazara dönük öznel, izlenimci bir eleştirinin temel özelliklerini yansıtmaktadır.  
Aşk-ı Memnu (...)  
Aşk-ı Memnu, Halit Ziya’nın en başarılı romanı. On dokuzuncu yüzyılın sonunda yazılmış, ilk baskısı 1900’de yapılmış. Bence ilk gerçek Türk romanı. Nedeni belli: Aradan seksen yılı aşkın bir süre geçtiği halde bugün de zevkle okunmakta. Zamanın yıkıcı gücüne dayanmayı başarabilmiş beş on Türk romanından biri. Şemsettin Sami’nin 1872’de yayımlanan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı sadece tarihsel açıdan bir ilk roman. Oysa Aşk-ı Memnu, yaşamasını sürdüren ilk Türk romanı. Tarih açısından değil, edebiyat açısından ilk Türk romanı.  
(...) Halit Ziya Uşaklıgil, Aşk-ı Memnu’da, XIX. yüzyılın sonunda yaşayan zengin ve aylak bir toplum katının yaşam biçimini; varlıklı, geleneksel Türk ailesinin “batılı” yaşama biçiminin etkisi altında çözülüp alt üst oluşunu, yozlaşmasını; bu toplum katının yaşadığı ve eğlendiği yerleri (Konaklar, yalılar, Boğaziçi, Büyükada, Göksu, Concordia vb.); birey olarak bütün somutluklarıyla bu toplum katının insanlarını, bu insanların sorunlarını, dünyaya ve insanlara bakış açılarını, bu insanlar arasındaki ilişkileri anlatıyor. Ve bu yaşam biçimine “halk”ın tepkisini; onu da. Ama “halk” dedikse, bunu yalıların, konakların dışında yaşayan gerçek halk olarak değil, yalılarda, konaklarda bu zengin ve aylak insanların yanlarında çalışan “hizmetçiler” olarak anlamak gerek; çünkü söz konusu olan bir Halit Ziya romanıdır ve halk adına ancak onlar Halit Ziya’nın engellerini aşarak romana girebilmişlerdir.  
Roman “Melih Bey Takımı”ndan Firdevs’le kızı Bihter’i (Bu arada, ikinci planda olmak üzere, Firdevs’in öbür kızı Peyker’le Peyker’in kocası Nihat Bey’i) ve Adnan Bey ailesini (Adnan Bey’i, kızı Nihal’i, yeğeni Behlül’ü) anlatır; Adnan Bey’le Bihter’in evlenmesiyle gelişir, mutsuz bir sonla biter. 
 (...) Aşk-ı Memnu’da belirli bir tarihsel dönemin gerçekliği, romana özgü biçimler içinde, ustaca anlatılmıştır. Çünkü Halit Ziya, toplumsal gerçekliği, kimi romancılarımınız yaptığı gibi, kişilerden ayrı, kişilerin dışında vermiyor. Aşk-ı Memnu, toplumsal gerçekliğe romancı olarak yaklaşmasını ve bakmasını bilen bir yazarın eseridir.  
Romancılarımız romanlarında kadın tiplerini incelemeye pek yanaşmazlar; romanda kadın kahramanlar olsa bile bunlar genel olarak kalın çizgilerle geçiştirilir. Oysa Halit Ziya, Firdevs Hanım’ı olsun, Bihter’i olsun, birbirini kovalayan olaylar içinde, çok yakından izlemekte ve onlardaki değişimi günlük gerçeklere, kişiler arası ilişkilere bağlayarak, şaşırtıcı 
bir ustalıkla anlatmaktadır. Ne var ki Nihal için aynı şeyi söylemek zor. Nihal’de romancının kendini zorladığı, yaşamla pek ilişiği olmayan bir tipi günlük gerçekler ve ilişkiler dışında yaşatıp geliştirmeye çalıştığı görülür. Bunun için de Nihal okurda yaşamıyor. Halit Ziya ruh çözümlemelerine fazla önem veriyor. Ne var ki zaman zaman sözü uzattığını söylemek gerek. Bir de şunu: Zaman zaman ruh çözümlemelerinin roman kişilerinin somut durumlarından hareketle değil de kitaplardan edinilmiş bilgilerle yapılmış olduğu izlenimini edinmemek mümkün değil. Sözgelimi Nihal’in belirli bir olay karşısındaki durumu anlatılırken doğrudan Nihal’in değil de “bir genç kız”ın o olay karşısındaki ruhsal durumunu anlatan kitaplardan yararlanılarak, herhangi bir genç kızın ruhsal durumunu anlatıyormuş gibi geliyor.  
Aşk-ı Memnu, romana özgü hareket bakımından da kusursuz bir örnek olarak gösterilebilir. Romandaki hiçbir hareket gelişigüzel düzenlenmemiştir; her hareket belirli bir amaca hizmet eder. Bu amaç da karakterlerin gelişmesi, iyice belirmesi ve sonunda unutulmayacak bir roman kişisi hâline gelmesidir. (...)  
1981 Kaynak: Fethi Naci, 40 Yılda 40 Roman, Oğlak Yayıncılık, İstanbul: 1994, s.20-28. 

Anahtar Kelimeler : Bir,fikri,,bir,düşünceyi,ya,da,bir,eseri,bütün,yönleri,ile,inceleyip,,değerlendirme,amacını,taşıyan,yazılara,eleştiri,yazısı,denir.,Eleştiri,kavramının,bir,diğer,ka..