Türk Dünyası

Bu yazı Hasan ERYILMAZ tarafından 09.03.2021 tarih ve 10:58 saatinde Türk Dili kategorisine yazıldı. Türk Dünyası

makale içerik

Türk Dünyası

Dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan Türk soyundan insanların oluşturduğu düşünülen topluluğa “Türk dünyası” denir. Türk dünyasının nüfusu 2011’de yaklaşık olarak 180-200 milyon civarındadır. Günümüzde bu dünyayı oluşturan Türk boyları, siyasî, sosyal ve kültürel hayat bakımından bir hayli değişik şartlar altında varlıklarını sürdürmektedir. Bunlar arasında bağımsız devletlere sahip olanlar (Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan), başka milletlerin yönetimi altında bazı siyasî ve kültürel haklar elde etmiş olarak (Tataristan, Başkurdistan, Çuvaşistan, Yakutistan ve diğer yerlerde) yaşayanlar olduğu gibi sebebi ne olursa olsun, hiçbir siyasî, kültürel hakka sahip olmayanlar da (Suriye ve İran Türkleri gibi) vardır. Ayrıca nüfus olarak epeyce azalmış, kendi varlığını devam ettirmekte zorluk çeken, yok olmaya yüz tutmuş (Karaylar, Polonya Tatarları) bazı küçük Türk halkları da bulunmaktadır. Türk boyları, tarihin en eski zamanlarından beri, çeşitli sebeplerle, üç kıtaya yayılmış, gittikleri yerlerde birçok devletler kurmuştur. Türklerin büyük bir çoğunluğu 9-10. yüzyıldan itibaren Müslüman olmuşsa da, diğer dinlere tâbi olanlar da vardır. Günümüzde, nüfusları az da olsa, eski inançlarını şöyle böyle devam ettiren Altay dağları yöresinde Tuva (Tuba), Hakas, Altay Kişi gibi küçük topluluklar vardır. Doğu Avrupa’da Hristiyan Gagavuzlar, Çin’de Budist Sarı Uygurlar, Kırım’dan Baltık ülkelerine kadar dağılmış, sayıları günümüzde epeyce azalmış Musevî Karaylar bunlar arasında sayılabilir.

Türk boyları, dünyadaki coğrafî dağılımlarına göre -Hazar denizi merkez alındığında- basit bir şekilde Güneybatı Türklüğü, Kuzeybatı-Kuzeydoğu Türklüğü ve Doğu Türklüğü olmak üzere üç büyük gurupta toplanabilir. Sözü edilen bu coğrafî bölgelere hâkim olan ve bu arazilerde silinmez izler bırakan üç büyük Türk boyundan söz edilebilir: Güneybatı Türklüğünü Oğuzlar, Kuzeybatı-Kuzeydoğu Türklüğünü Kıpçaklar, Doğu Türklüğünü de Karluklar oluşturur, diyebiliriz. Çuvaş, Yakut, Halaç ve daha bazı küçük toplulukların bu tasnif dışında olduğu özellikle belirtilmelidir. Kısacası çağımızda Türk dünyasını oluşturan Türk halklarının büyük bir kısmının bu üç büyük gruptan ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Oğuz boylarının günümüzdeki belli başlı temsilcileri Türkiye Türkleri, Azerbaycan Türkleri ve Türkmenlerdir. Gagavuzlar da bu grupta düşünülmektedir.

AZERBAYCAN-İRAN TÜRKLERİ (AZERÎ TÜRKLERİ)

Azerbaycan Türkçesinin oluşum süreci, bir halk olarak “Azerî Türkleri”nin oluşum sürecinden öncedir. Bugün Azerbaycan Türkçesi (veya Azerî Türkçesi) olarak nitelendirdiğimiz yazı dilinin fonetik, morfolojik özellikleri Oğuzcanın içinde (bir başka yaklaşımla “Eski Anadolu Türkçesi” döneminde) XIII-XIV. yüzyıldan itibaren izlenmektedir ve bu dönemde Anadolu Türkleri ile Türkiye Türkleri arasında, daha doğrusu kullanılan yazı dilinde, önemli bir farklılık henüz oluşmamıştır. Azerbaycan Türklerinin tarih sahnesine çıkışları ise, aslında Orta Doğu Türklüğünün (batıdaki Oğuzlarının) ikiye ayrılmasıyla mümkün olmuştur. Şah İsmail’in kurduğu Safevî Türk devleti (1501) ve uzun zaman sürüp giden Osmanlı-Safevî hâkimiyet mücadeleleri, araya giren mezhep ayrımı (önceleri KızılbaşlıkSünnîlik, sonraları Şiîlik-Sünnîlik çekişmeleri), asrın iki büyük devleti olan “Osmanlı Türkiyesi” ve “Türk İran”ın Orta Doğu’yu aralarında paylaşmasıyla sonuçlanmış ve bu süreç, zamanla Azerbaycan Türklüğü ile Osmanlı Türklüğünün ayrışma noktasını oluşturmuştur. İran’da Safevîleri (1501-1732), Afşarlar (1736-1795), Kaçarlar (1795-1924) izledi ama, İran Türk devletinde değişen yalnız hanedanlar oldu; devletin siyasî, kültürel niteliğinde fazla bir değişiklik yoktu. Safevîlerin ilk dönemlerinde Türk diline, devlet dili ve edebî dil olarak önem verilse de, daha sonra resmî dil olarak Selçuklularda olduğu gibi Farsça tercih edildi. Buna rağmen İran’da Türk dilli edebiyat (Azerî edebiyatı) her zaman varlığını korudu. Özellikle sözlü edebiyat oldukça zengin birikimiyle Türk dünyası edebiyatları arasında seçkin bir yere sahip oldu. İran’daki Türk şair ve yazarları genellikle iki dilde, Türkçe ve Farsça eserler verdiler. İran Türk edebiyatı, tarih boyunca batısında Osmanlı Türk edebiyatını doğusunda da Çağatay (Türkistan) Türk edebiyatını yakından takip etti. İki Türk kültür dairesi arasında köprü vazifesi gördü.

Kafkasya ve İran’da yaşayan Oğuz Türkleri (günümüzdeki adlandırma ile Azerbaycan Türkleri) 1804’te başlayan Rus istilası ve 1813’te Rusya ile İran arasında imzalanan Gülistan Antlaşması’yla ikiye ayrıldı. 1828’de yine aynı devletlerce imzalanan Türkmençayı Antlaşması ise bu durumu pekiştirdi. Kuzey Azerbaycan Rus yönetimine geçti, güney Azerbaycan İran’da kaldı. İran Türkleri, aslında Osmanlı ve Babür İmparatorluğu gibi, tarihte uzun ömürlü olan bir devlete sahipti. Onlar 1924-25’e kadar İran’a hâkim oldular. Bu tarihten itibaren İran devleti, Türk Kaçar sülalesinden Farsların eline geçti, böylece Azerbaycan Türkleri arka plana itildi. Anadolu Türklerinin, yönetiminde yaşadıkları Osmanlı hanedanın adını benimsemeleri ve kendilerini “Osmanlı” olarak nitelemelerine karşılık, İran’daki Türkler günümüze kadar kendilerini “Türk” olarak tanımlamaya devam etmiş ve gerekli gördüklerinde “İran Türkü, Azerbaycan Türkü” gibi daha açık bir tanım kullanmışlardır. Rus istilası altında kalan Kuzey Azerbaycan Türkleri, kendilerini XX. yüzyılın başına kadar “Müslüman” veya “Türk” olarak adlandırmıştır. Komşuları olan Ermeni, Gürcü ve Farslar da onlara “Türk” demekte devam etmiştir.

Osmanlı Türklerinin Batı kültürüne yaklaşmalarının doğal bir sonucu olarak Türkiye’de milliyet meselesi ortaya çıkmış, tarih bilgi ve bilincinin de gelişmesiyle XIX. yüzyıl sonlarından itibaren “Osmanlı” yerine “Türk” kimliği kullanılır olmuştur. Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’de “Türk” kimliği anlayışı iyice pekişmiş ve yerleşmiştir. Böylece Türkiye’de Kafkasya ve İran’da yaşayan Türkler için yeni bir adlandırma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu konuda Türk bilim adamları daha çok coğrafyadan yararlanmayı ve böylece Türkiye Türkleri, Anadolu Türkleri, Kafkasya Türkleri, Azerbaycan Türkleri, İran Türkleri gibi adlandırmaları doğru bulmuş ve kullanmışlardır.

Kafkasya’da da aynı problem, Batılılaşmanın bir sonucu olarak hissedilmiş, Azerbaycan aydınları, Rusların kendilerini “Tatar”, “Kafkasya Tatarı” “Azerbaycan Tatarı” veya sadece “Müslüman” olarak adlandırmalarını doğru ve yeterli bulmamış, eskiden beri kullandıkları, tarihî derinliği olan “Türk” nitelendirmesini tercih etmişlerdir. Bu konuda özellikle Hüseyinzade Ali Bey’in “Türkler Kimdir ve Kimlerden İbarettir” (Hayat gazetesi, 1905-1906) adlı büyük makalesi çok etkili olmuştur. Onlar da kendilerini diğer Türk gruplarından ayırmak için yine coğrafyadan yararlanmış millî kimlikleri için “İran Türkleri”, “Azerbaycan Türkleri”, “Kafkasya Türkleri” veya aynı manada “Azerî, Azerbaycanlı” tanımlarını kullanmaya başlamışlardır. 1918’de Kuzey Azerbaycan’da kurulan Türk devletinin kendisini “Azerbaycan Cumhuriyeti” olarak adlandırması, bu adlandırmanın yaygınlaşması ve halk arasında millî kimlik olarak kabul görmesiyle birlikte “Azerbaycan Türkü” ve dolayısıyla da “Azerbaycan Türkçesi”, “Azerbaycan Türk Dili”, “Azerbaycan Türk Edebiyatı” veya bunun kısaltılmış bir ifadesi olan “Azeri” ve “Azerbaycan” edebiyatı tanımları kullanıla gelmiştir.

Bu kullanımları karıştıran ve fikirleri bulandıran Sovyetler Birliği’nde 1926 yılından itibaren Türkiye Türkleriyle Azerbaycan Türklerini birbirinden iyice ayırmaya yönelik, kasıtlı ideolojik yaklaşım ve bu yaklaşımın ortaya attığı aslı-esası olmayan “Azerbaycan Milleti”, “Azerbaycan Dili” kavramlarına dayanan tarih anlayışı olmuştur. 1918’de Kafkasya Türklerinin Ermeni ve Bolşevik katliamlarından Türkiye askerî müdahalesi sayesinde kurtulması ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulması, Anadolu Türkleriyle Kafkasya Türklerinin asırlarca devam eden Osmanlı-İran, Sünnîlik-Şiilik rekabet ve çekişmesinin sona erdiğini, Türklük ve Müslümanlık bağlarının iyice kuvvetlendiğini gösteriyordu. Zaten XIX. asrın sonlarına doğru her iki coğrafyada tarih bilgisinin ve millet bilincinin gelişmesi, XX. yüzyıl başlarından itibaren aydınlar arasında “Türkçülük” ve İslâmcılık” cereyanlarının güçlenmesini sağlamıştı. Rusya’da İsmail Gaspıralı, Azerbaycan’da Hasanbey Melikzade Zerdabî, Hüseyinzade Ali, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Resulzade gibi aydınların, 19061917 yılları arasındaki Rusya Müslümanları Kongreleri’nin ve aynı zamanda Türkiye’deki “Millî Edebiyat”, dilde sadeleşme hareketlerinin bu yakınlaşmada, kaynaşmada büyük rolü olmuştu. Ruslar I. Dünya Savaşı sırasında kendi kontrolleri altındaki Doğu Anadolu bölgesinde savaş ve Ermeni komitelerinin sebep olduğu yağma, öldürme, kıtlık ve açlık karşısında sersefil olan Doğu Anadolu Türklerine, Azerbaycan Cemiyet-i Hayriyesi’nin “Kardaş Kömeği” olarak adlandırılan yardımlarını, Rusya’daki siyasî kargaşa sebebiyle engelleyememişti.

1918’de Türkiye-Azerbaycan dayanışmasıyla Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulmasını, ardından Türkiye’deki Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasını ve daha güçlü bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkmasını, “Büyük Ermenistan” rüyalarının tarihe karışmasını görünce hem Ermeniler hem de Ruslar, Türkiye-Azerbaycan yaklaşmasına daha fazla tahammül edemediler. Bu durumu bölgedeki çıkarlarına aykırı buldular. Ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti’nin “Bolşevikleşmemesi”, Sovyet-Türkiye yakınlaşmasının da sonunu getirdi. 1924’te Lenin’in ölmesinden sonra Stalin’in Sovyet Rusya’nın başına geçmesi ve daha başka sebeplerle 1926’dan sonra Sovyet Azerbaycanı’nda kontrolü elinde bulunduran Rus ve Ermeni Bolşevikleri, Moskova’nın emriyle sadece Azerbaycan’ı Türkiye’den uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapmakla kalmadılar, aynı zamanda Kafkasya’yı Türklerden temizlemek için kitlesel baskılara, sürgünlere başladılar. Ermenistan ve Gürcistan cumhuriyetleri içindeki Türkler sürgün edilerek bu cumhuriyetlerde etnik temizlik yapıldı (II. Dünya Savaşı’ndan sonra Aħısħa Türkleri de bu bağlamda sürgün edildi). Bununla da yetinilmedi Azerbaycan’a ait birçok arazi, Ermenistan’a terk edildi. 1920’li yıllarda başlayan aydınları ortadan kaldırma hareketi 1937’ye doğru kitlesel bir kırgın hâlini aldı. On binlerce Azerbaycan aydını “rejim düşmanı” ithamı ve bahanesiyle ortadan kaldırıldı veya Sibirya’ya sürgün edildi. İşte bu hadiseler sırasında Azerbaycan’da tarih görüşü, “milliyet anlayışı” Sovyetler tarafından bilinçli olarak değiştirildi.

Kafkasya, İran bölgelerinde tarihin epeyce eski dönemlerinden beri yaşayan Türklerin, “aslen İranlı bir halk olduğu ve Selçukluların bölgeye gelmelerinden sonra zorla Türkleştirildikleri, aslen Türk olmadıkları sadece ‘Türk dilli bir halk’ oldukları” gibi hiçbir tarihî esasa dayanmayan bir tez ileri sürüldü ve zorla kabul ettirildi. Böylece Sovyet döneminde Türk kimliği yasaklandı; halkın adı “Azerbaycanlı”, dilin adı da “Azerbaycanca” veya “Azerbaycan Dili” olarak tanımlandı. Bu uyduruk tezi güya ispat etmek için tarihî bulgular vesikalar tahrif edilerek ciltler dolusu eserler yazıldı. Sovyetlerin Kafkasya’da Türklüğü ortadan kaldırmak için icat etikleri bu uydurma tarih görüşü yeni İran devletinin de imdadına yetişti. İran, XX. yüzyıl başlarında Rusya ve İngiltere’nin kontrolü altına girmeye mecbur olsa da 1924 yılına kadar iyi kötü bağımsızlığını ve Türk kimliğini koruyabildi. 1924’te İngilizlerin de yardımı ile Rıza Han, Türk Kaçar hanedanını tahttan uzaklaştırarak İran’ın kontrolünü eline geçirdi ve kendini şah ilan etti. Böylece 1924’ten sonra İran bir Türk devleti olmaktan çıktı; siyasî, kültürel yapısında tamamen Farsların hâkim olduğu bir devlet hâline geldi. Rıza Han, şovenist Fars milliyetçilerinin telkiniyle Sovyet tarih tezinin bir benzerini İran’da uygulamaya başladı. Ülkedeki Türklerin, “Moğollar zamanında zorla Türkleştirilmiş İranlı bir halk olduğu, bu halkın adının da ‘Azerî’ olduğu” ileri sürüldü. Böylece günümüzde nüfusu 30 milyon civarında tahmin edilen İran Türkleri “Azerî”, dilleri de eski İran dillerinin bir kolu olduğu var sayılan “Azerîce” olarak adlandırıldı. 1924-1979 arasında İran’da Türkçe eğitim ve matbuat tamamen yasaklandı. Rıza Han’ın kurduğu “Pehlevi” hanedanı, 1979’da “İran İslâm Devrimi” ile ortadan kaldırılsa da İran’daki Türkler, devrim sırasında vaat edilen kültürel, siyasî haklarını elde edemediler. Hâlen İran’da sıkı bir sansür uygulanmaktadır. Sansürden izin alınabilirse Azerbaycan Türkçesiyle kitap ve dergiler basılabilmektedir.

İran’da Azerbaycan Türkleri için resmen dayatılan kimlik tanımının, 1918’de Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kuran aydınların ve Türkiye’de Fuat Köprülü ile başlayan “Azerî Türkü”, “Azerî Türkçesi”, “Azerî edebiyatı”, adlandırmalarıyla bir ilgisi yoktur. Aynı şekilde daha sonra aynı anlamda Türkiye’de kullanılan “Azerbaycan Türkü”, “Azerbaycan Türkçesi” ve “Azerbaycan Edebiyatı” gibi adlandırmalarla da sadece isim benzerliği vardır; kastedilen mahiyet ise kısaca açıkladığımız gibi tamamıyla farklıdır. Türkiye’de kullanılan terimde “Azerî”ler, açıkladığımız gibi Oğuz Türklerin bir boyu olarak nitelendirilir, İran resmî makamları ise “Azerî”leri, Türkleştirilmiş İran halklarından biri olarak kabul ederler. Bu kavramların kimler tarafından ve nasıl bir yaklaşımdan hareketle kullanıldığı iyice bilinmediğinden, zaman zaman yanlış yorumlar yapılmaktadır. Geçmişte Sovyetler Birliği’nde, zamanımızda ise İran’da, hükûmetlerin bu kasıtlı yaklaşımları, sözü edilen yörelerde Azerbaycan Türkleri arasında gittikçe yaygınlaşan “Türklük” bilincin ileride yol açacağından korkulan hareketleri önleme telaşıyla uygulamaya konulmuştur. Bu zoraki yaklaşımlar, bilimsel verilere değil, siyasî, ideolojik görüşlere dayanmaktadır. 1991’deki yeni bağımsızlık döneminden sonra Azerbaycan’ın önderi Haydar Aliyev’in “Biz bir millet iki devletiz!” sözleriyle bu konudaki kargaşaya resmen son verilmiş bulunmaktadır. Sözü edilen Sovyet tarih anlayışı sadece Azerbaycan Türkleriyle sınırlı değil idi; onlar Özbekistan ve Türkmenistan Türkleri için de benzer tezleri savunmuşlardı. Sovyetlerin yıkılmasıyla birlikte o ülkelerde de millî tarih anlayışı, objektif yaklaşımlar ve bilimsel görüşlerle yer değiştirmeye başlamıştır. Azerbaycan siyaset, fikir ve edebiyat hayatını bir hayli etkilediği ve karıştırdığı için bu kavramları özellikle açıklamak yararlı görülmüştür.

XIX. Yüzyılın Başlarında Azerbaycan Asrın başlangıcında Güney Kafkasya ve Azerbaycan, siyasî ve idarî bakımdan tam bir kargaşa içerisindeydi. Osmanlılar Kafkasya’daki hâkimiyetlerini kaybetmişti. 1747’te İran’da Afşar Nadir Şah’ın öldürülmesinden sonra Kuzey Azerbaycan üzerindeki İran Türk devletinin nüfuzu zayıflamış, yerel beyler bağımsızlığına kavuşmuş Azerbaycan’da 10 “hanlık” (beylik) bir tane sultanlık ortaya çıkmıştı. Kuzey Kafkasya ve Dağıstan’da bazı kavimler arasında ise ufak, feodal karakterde idarî-siyasî teşekküller vardı. Azerbaycan, iki Müslüman Türk devletine (Türkiye ve İran’a) komşu olması sebebiyle dinî ve siyasî hüviyetinde, kültür hayatında bazı hususî renkler taşıyordu. Bu sebeple de her iki devletin de tesirlerine açıktı. XIX. yüzyılda Ermenilerin bölgede bir devleti yoktu. Gürcülerin ise merkezi Tiflis olmak üzere küçük bir krallığı bulunuyordu. Bu krallık da İran’a veya Azerbaycan hanlıklarına bağlı olarak yaşamıştı. Özelikle İran’ın baskılarından bunalan Gürcü yöneticileri, 1783’te Rusya’nın himayesine girmeyi tercih ettiler. Anlaşma gereğince Gürcü kralı ölünce devlet tamamen Rusya’ya katılacaktı. 1801’de Gürcü kıralı öldü, Ruslar savaşmadan Gürcistan’a yerleşti. Zamanla Tiflis’te askerler için kışlalar, yönetim için büyük binalar yaptılar. Yollar güvenlik altına alındı, yeni okullar açıldı, ticaret gelişti. Bu tarihten sonra Kafkasya’da geleneksel hayat tarzı hızla değişmeye başladı. Gürcistan’ı elde ettikten sonra Ruslar, Azerbaycan’ı ve sonra da Kuzey Kafkasya’yı istilaya başladılar. Dağıstan’da 1784’de İmam Mansur ile başlayan Ruslara karşı direniş, uzun yıllar süren savaşlardan sonra 1859’da Şeyh Şamil’in teslim olmasına kadar sürdü.

1804’te Gence Hanlığı, kanlı bir savaştan sonra Rusların eline geçti. Bunu diğer hanlıklar izledi. Nadir Şah’ın öldürülmesinden sonra Azerbaycan hanlıklarının arasında devam edip giden hâkimiyet mücadeleleri, çeşitli ihtilaflar, bu hanlıkları siyasî, iktisadî ve askerî bakımdan bir hayli zayıflatmıştı. Kafkasya ve Azerbaycan üzerinde geçmişte çok etkili olan Osmanlı ve Safevî -daha sonra Kacar (İran-Türk)- devletleri de XIX. yy. başlarında artık eski güçlerini ve hâkimiyet alanlarını kaybetmişlerdi. Bu durum Rus istilasını kolaylaştırdı. Azerbaycan hanlıkları, Ruslarla birçok kere savaştılar ama, onları durduracak güce sahip değillerdi. Ruslar bölgedeki kesin hâkimiyet için Kacar Türk hanedanının yönetimindeki İran’la ve Türkiye’yle birçok kere savaştı. İran’la yapılan Gülistan anlaşmasıyla (1813) Azerbaycan ikiye bölündü. 1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra Rusya’da ortaya çıkan kargaşalık sırasında, Türkiye’nin de yardımıyla 28 Mayıs 1918’de Millî Azerbaycan Cumhuriyeti kurulduysa da 28 Nisan 1920’de Bolşevikler Azerbaycan’ı ele geçirerek Azerbaycan’da Rus hâkimiyetini tekrar kurdular. 1991 yılında, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle de Azerbaycan yeniden istiklaline kavuştu. Güney Azerbaycan’da Şeyh Muhammed Ħıyabanî (1920) ve Mir Cefer Pişeverî’nin (1944-45) kurdukları millî hükûmetler ise uzun ömürlü olmadı. Gürcistan’ın ilhakından sonra Tiflis, Rus yönetiminin mühim bir askerî üssü, hem de “başşehir” olarak süratle gelişmeye başladı. Bu şehirde eskiden beri gayr-i Müslimler Gürcüler, Ermeniler, Yahudiler vs.- çoğunluktaydı fakat, Türk ve Müslüman sâkinler de az değildi. Rus yönetimi Kafkasya’daki Müslümanları “Şiî” ve “Sünnî” olmak üzere resmen iki ayrı dinî idareye bölerek, Şiîlerin reisine “Şeyhülislâm” Sünnîlerin reisine de “Müfti” unvanı verdi, bu memurları Kafkasya Genel Valiliğine bağladı. Böylece hem dinî hareketleri ve medreselerdeki eğitimi kontrol altına aldılar hem de Müslümanlar arasındaki mezhep ayrımını kışkırtma imkânı elde ettiler.

Rus istilasından sonra, bölgedeki kargaşa önlendi, güvenlik sağlandı, tek para sistemi kuruldu. 1850-60 yılları arasında Azerbaycan’da ticaret iyice gelişti, Kafkasya ve Azerbaycan’da yeni yollar yapıldı, birçok yere demiryolu döşendi. Böylece Azerbaycan, Rus sınaî mallarının büyük bir pazarı hâline geldi ve buradan büyük miktarda hammadde, Rusya’ya hatta Avrupa’ya satılmaya başladı, iç ve dış ticaret hacmi genişledi. Azerbaycan’ın birçok yerlerinde, daha çok “bey”lerin düşük ücretle çalıştırdığı köylüler sayesinde pamuk ve tütün ekilen sahalar genişletildi, üretim arttı. O yıllarda süratle gelişen Rus kapitalizmi, Azerbaycan’a uzanmış, birçok yerde Ruslar tarafından fabrikalar, imalathâneler açılmıştı. 1850’lerden sonra Bakû şehri hızla gelişti, Kafkasya’nın önemli kültür ve medeniyet merkezi oldu. Bu gelişmenin asıl kaynağı petrol sanayii idi. Ayrıca Rusya’nın İran’a ve Orta Asya memleketlerine ulaşan deniz yollarının üzerinde bir liman şehri olması da Bakû’nun gelişmesine etki etti, şehir kısa zamanda transit mal taşımacılığında önemi bir merkez oldu. Böylece 1859’da Şamahı’da olan bölge (Şirvan bölgesinin) valiliği, Bakû’ya alındı. 1864 yılında Bakû’ya telgraf hattı çekilerek Rusya ile daha kolay ve hızlı haberleşme sağlandı.

Rus işgaliyle Kafkasya ve Azerbaycan’da önce değişim, ardından da “modernleşme” başladı. Tiflis, Rus ve dolayısıyla Avrupaî tesirlerin etrafa yayılmasında büyük rol oynuyordu. Çarlık idaresi 1802’den itibaren bu şehirde mülkî ve askerî mektepler açtı. 1820’de “Tiflisskié Védomosti” (Tiflis Haberleri) adında Rusça gazete neşredildi, matbaalar kuruldu. XIX. yüzyıl başlarında Tiflis’e dünyanın birçok yerlerinden seyyahlar, yazarlar, devlet adamları gelmeye başladı. Rus ve ardından Avrupa edebiyatında Kafkasya ve Azerbaycan’la ilgili eserler ortaya çıkmaya başladı. Avrupa ve Rusya’daki fikir hareketleri, yenilikler kısa bir zaman sonra Tiflis’e ulaşıyordu. 1825’de Rusya’da “Dekabristler İsyanı” adı verilen demokratik ayaklanmadan sonra bazı ihtilalciler, 1828’de bu şehre sürülmüştü. Bunlar arasında Doğu Avrupalı aydınlar, subaylar da vardı. Çarlık hükûmeti, bazı siyasî suçluları Sibirya’ya sürgüne gönderiyor bir kısmını da Kafkasya’da ikamete mecbur ediyordu. Tiflis; inkılâpçı, ihtilalci, hürriyet taraftarı, demokratik ideallere bağlı aydınlarla, bürokratlarla, subaylarla dolup taşıyordu. Böyle bir muhitin, Tiflis’te çeşitli devlet dairelerinde çalışan veya bu şehirde yaşayan Azerî, Gürcü, Ermeni aydınları üzerinde derin tesirler yapması kaçınılmazdı. Tiflis, etrafı Müslümanlarla çevrili Avrupaî bir şehre dönüşmüştü.

Azerbaycan’da Yenileşme Hareketleri Kafkasya’daki ilk Rus okulu 1802’de Tiflis’te açıldı. 1829’da bu okul sadece aristokrat aile çocuklarının okuduğu “gimnaziya”ya çevrildi. Halktan kimselerin bu mektepte okumaları imkânsızdı. Okutulan dersler; Grekçe, Latince, din, matematik, fizik, kimya, tarih, coğrafya vs. idi. Bunların yanında tabiî ki Rusça da önemli bir yer tutuyordu. Gürcüce derslere de yer verilmekteydi. 1819 yılından sonra “Azerbaycan Türkçesi” de (o zaman Rusların adlandırmasıyla “Tatarca”) bu mektepte okutulan dersler arasında yer aldı. Bunun sebebi, büyük nüfusu Müslüman-Türk olan Kafkasya’da, devletin halkla münasebetlerini sağlayacak memur, tercüman ve mütercim kadrosunu yetiştirmekti. Eski devirlerde olduğu gibi XIX. asırda da bu bölgede gayr-i müslimlerin; Gürcü, Ermeni, Yahudi ve Dağıstanlı halkların, kendi aralarındaki tabiî konuşma dili, ticaret ve seyahat sırasında kullanılan anlaşma vasıtası (Lingua Franca), Azerbaycan Türkçesi idi. Bu bakımdan Ruslar, Azerbaycan Türkçesi’nin öğrenilmesine önem verdiler. Zamanla bu ortak iletişim dili, yerini Rusçaya bıraktı.

Azerbaycan’da Ruslar tarafından ilk resmî okul, 1830’da “Şuşa Realni Mektebi” adıyla açıldı. Bunu 1831’de Nuha (Şeki), 1832’de Bakû, 1833’de Gence ve 1837’de Şamahı ve Nahçivan şehirlerinde açılanlar izledi. Bu okullar, esasen ilk tahsil imkânı sağlamak, yerli ahalinin çocuklarına Rusça öğretmek ve bunları daha sonra çeşitli memuriyetlerde kullanmak gibi yararları göz önünde tutularak açılıyordu. Buraları bitiren çocuklar orta tahsillerine “Rus” mekteplerinde devam edebileceklerdi. “Kaza mektepleri”nde “Şeriat dersi” adı altında basit dinî bilgilerin verildiği, Farsça ve Azerbaycan Türkçesi okutulduğu bilinmektedir. Azerbaycan’da ilk kız mektebi 1847’de Şamahı’da açıldı. Rusların, kendi emelleri doğrultusunda “Ruslaştırma”, “Hristiyanlaştırma” ve “sâdık memurlar” yetiştirme siyaseti takip ettiği bu gibi mekteplere halk, çocuklarını vermek istemiyordu. Bu bakımdan Rus mekteplerinde sözü edilen yıllarda okuyan “Müslüman” talebe pek fazla değildi. Halkın bu okullara tepkisi zamanla giderek azalmaya başladı. Başlangıçta daha çok Ermeni ve Gürcüler buralara çocuklarını gönderiyordu. Ayrıca, “bey”ler ve bazı tâcirler, ilerideki menfaatlerini düşünerek çocuklarını Rus okullarına göndermekteydiler.

Kısaca açıklamaya çalıştığımız sebepler yüzünden bazı Azerbaycan aydınları, serbest düşünceli din adamları, özel mektepler açma yolunu aramaya başladı. Rus yönetimi bu tür girişimleri epeyce zorlaştırsa da 1905’ten sonra bu gibi okulların açılması kolaylaştı. Yine de Rus yönetimi, 1912’den önce, Türklerin kendi dillerinde eğitim yapan okulların açılmasına resmen izin vermedi. “Usul-i Cedid” okulların hemen tamamı, Rus yönetimi nazarında medreselere bağlı dinî mekteplerdi ve buraları valiye bağlı “Müfti” ve “Şeyhülislâm” aracılığıyla denetleniyordu. Rus okullarının açılışıyla hemen hemen aynı yıllara rastlayan bu özel mekteplerin yaygınlaşmasının sebebi, medreselerde okuyan bazı ileri görüşlü aydınların, asrın ihtiyaçlarına cevap verebilecek, din dışı derslerin de okutulacağı okulların yokluğunu hissetmiş olmalarıdır. Özel okul açanların birçoğu, İsmail Gaspıralı’nın “Usul-i Cedid” adı verilen eğitim görüşlerinden, İslâm dünyasındaki yenilikçi düşüncelerden -özellikle Türkiye’denAvrupa’daki ilmî keşiflerden haberdardı. Bu “Usul-i Cedid”çilerin okullarındaki talimterbiye metotları medreselerdekine benzemez. Osmanlı ve Rus okullarından ilham alınmıştır. Bu “Usul-i Cedid” mekteplerin medreselerden diğer bir farkı Rusça derslere de yer verilmesidir.

Ayrıca aklî ilimlerin yanında yeni anlayışa uygun olarak tarih, coğrafya, matematik, ahlâk dersleri de okutulmakta, bu yeni dersler için hususî kitaplar yazılmakta, okuma kitapları (antolojiler) tertip edilmekteydi. Başlangıçta bu tip okul açanların birçoğu İran ve Türkiye’de dinî tahsil görmüş aydınlardı. Kendi evlerinin bir odasında veya maddî durumu müsait olanlar özel bir yer kiralayarak, orada para karşılığında çocukları okutuyorlardı. Bu iş iyice yerleştikten sonra, Rus okullarından mezun olanların da mektep açtığı, tek odalı sınıflardan özel okullara geçildiği, derslerin de ayrı ayrı hocalar tarafından okutulduğu görülür. Elbette ki bu mekteplerde ana dili (Azerbaycan Türkçesi), Arapça, Farsça, Fars edebiyatı gibi dersler medreselerden daha farklı okutuluyordu. Ayrıca “şeriat” derslerinin de programlarda önemli bir yeri vardı. Halk bu “Usul-i Cedid” mekteplere daha fazla ilgi göstermeye başlamıştı. Fakat bu mekteplerin birçoğunda zarurî olduğuna inanıldığı için Rusçanın da okutulması, tutucuları, toplum üzerindeki nüfuzları azalan, itibarları sarsılmaya başlayan bazı cahil ve dargörüşlü din adamlarını kızdırıyordu. Bunlar, “Usul-i Cedid” okullara ve aynı zamanda Rus resmî mekteplerine çocuklarını göndermemeleri için halkı sıkıştırıyordu, hatta bu gibi mekteplerde çocuklarını okutanları “tekfir” edecek kadar ileri gidiyordu.

Buna rağmen, “mektepdârlık” (hususî mektep açıp öğretmenlik etme) edenlerin birçoğu halk arasında ilmî şahsiyeti ve ahlâkı ile tanınmış kimseler olduğu için tutucu ve câhil kimselerin engellemeleri uzun zaman sürmemiş, halk çocuklarını bu tarz mekteplere göndermeye başlamıştı. Hatta asrın sonlarına doğru “Ortodokslaştırma”nın arka planda kalmasıyla, resmî Rus okullarına gidenlerin sayısı da artmıştı. Artık Rusça öğrenmenin kaçınılmaz bir ihtiyaç olduğu kabul edilmiş, bunun dinî bakımdan günah olmadığı da anlaşılmıştı. Modern Azerî edebiyatının oluşumunda ve gelişmesinde büyük rol oynayan ilk şahsiyetlerin yetişmesinde, hem resmî Rus okullarının hem de sözünü ettiğimiz bu “Usul-i Cedid” mekteplerin büyük rolü oldu. XIX. yüzyılın sonlarından itibaren yaygınlaşan “Usul-i Cedit” mekteplerde birçok “Maarifçi” aydın yetişti.

Bu “maarifçiler”, dünyada XIX. asra hâkim aklî düşüncelerin, cemiyet, din ve insan anlayışının tesiri ve cazibesiyle, hurafelere, eski dünya görüşüne, cehalete, zulme ve haksızlığa karşı mücadeleye başladı. Bunların çok az bir kısmı, biraz da dıştan gelen etkilerle, İslâm dinini, Şarktaki geri kalmışlığın sebebi olarak algıladı. Bunda o zaman Rus aydınları arasındaki “nihilist” ve pozitivist düşüncelerin, misyonerlerin yaptığı yoğun propagandanın da rolü vardır. Yenilik taraftarı aydınların Avrupa’daki din-bilim (kilise-pozitif düşünce) çatışmalarına aşina olduklarını da hatırlatmak gerekir. Maarifçilerin birçoğu, birden fazla sahada eserler vermiş, faaliyetlerde bulunmuş “ansiklopedist” şahsiyetlerdi. Azerbaycan aydınları üzerinde, Türkiye’deki yenilikçi düşüncelerin; Rusya’da Çar’ın yetkilerinin sınırlandırılmasını, ülkede meşrutiyet idaresinin kurulmasını isteyen “Dekabristler”in; dünya bilim hayatında çığır açan gelişmelerin; siyasî, sosyal ve iktisadî sahalardaki büyük değişikliklerin küçümsenmeyecek etkileri vardı. Sibirya’ya ve Kafkasya’ya sürülen hürriyetçi ve ihtilalci Dekabristler, aynı zamanda Batı Avrupa edebiyatını Kafkasya muhitinde tanıtmada büyük rol oynadı. Çünkü birçoğu Fransızca, Almanca gibi Batı dillerini ve edebiyatlarını iyi derecede biliyordu. Azerbaycan aydınlarından Abbasġuluağa Bakıħanof Ġüdsî, Mirze Feteli Aħundzade, Mirze Şefi Vâzıh ve başkaları Dekabristleri, Tiflis’te yakından tanımış, onlarla dostluk kurmuştu. “Maarifçi”lerin karakteristik bir yanı da hürriyetçi ve halkçı düşüncelere sahip olmalarıdır. Halkın eğitilmesi, cehâletten kurtarılması, gelecekte kendi kendini idâre etmeye hazırlanması, onların programının temelini oluşturur. Yeni Azerbaycan edebiyatının kurucuları ve öncüleri, sözü edilen maarifçi düşünceleri benimsemeleri bakımından tam bir uyum gösterirler.

RUSYA TÜRKLERİNDE MİLLİ KİMLİK, MODERN EDEBİYAT, EDEBÎ DİL VE ALFABE MESELESİ

Çarlık yönetimi altındaki bütün Türk halkları arasında XIX. yy.’ın ortalarından itibaren önemli değişiklikler, gelişmeler görülür. Siyasî ve fikrî hayatta olduğu gibi edebiyat alanında da hızlı ve olumlu gelişmeler ortaya çıkar. Bu dönemde “İslamcılık” en önemli fikir hareketidir; hem kültürel hem de siyasî yanlarıyla geniş bir zümreyi etkisi altına almıştır. Bu hareket, bünyesinde modernleşmeyi ve belli ölçüde “Türkçülüğü” (veya bazılarına göre kavimciliği) de barındırıyordu. İslamcılık, dinî yönleriyle, mantık ve muhakemeye dayanan eski İslamî kültürün, zamanın taleplerine göre yeniden yorumlanmasından ibaretti. İslamcılık özellikle XX. yüzyıl başlarından sonra siyasi nitelik kazanarak, batılı emperyalistlere ve açıkça söylenemeyen Rus emperyalizmine karşı toplu bir mücadele aracına dönüştü. İslam toplumlarının cehalet içinde bulunması, İslamcıları, eğitim hayatını topyekûn değiştirme ve reforma tâbi tutulma hedefine yöneltti.

Rusya’daki Müslüman aydınlar, genellikle eğitim konusundaki bu değişikliklerin kaçınılmaz olduğunu benimsemişlerdi. Diğer yandan Fransız Devrimi’nden sonra bütün dünyayı etkisi altına alan milliyetçilik cereyanı, XIX. asrın sonlarında bütün Türk dünyasında milli kimlik meselesi olarak etkisini göstermeye başlamıştı. Bu mesele, Türkiye’de “Yeni Osmanlılar”la siyaset hayatımıza girdi ve en meşhur temsilcisini Namık Kemal’de bularak “Osmanlıcılık” şeklinde ortaya çıktı. O dönemin önde gelen bazı bürokrat ve aydınlarının etrafında toplandığı bu düşünce, geniş kabul gördü. “Osmanlıcılar”, elbette ki hangi halkın, hangi soya mensup olduğu çok iyi biliyorlardı ama, “millet” düşüncesinin imparatorluğu yıkacağını düşündükle rinden, demokratik hak ve hürriyetleri, kanun önünde eşit haklara sahip vatandaşlık kavramını öne çıkararak devletin Müslüman olan ve olmayan bütün vatandaşlarını “Osmanlılık” kimliği altında birleştirmeye çalıştılar. Bu işte bir dereceye kadar da başarılı oldular.

Çarlık Rusyası’nda bunun benzeri bir gelişme olmadı. Aksine Panslavizm cereyanı Rus devlet yönetiminde ve aydınlar arasında büyük destek buldu, Ortodoks kilisesi de bu cereyanı hararetle destekledi. Böylece Rus yönetimindeki Türkler arasında bu düşünceye tepki olarak da kendisini gösteren, İsmail Gaspıralı’nın önderlik ettiği bir Türkçülük hareketi 1880’li yılların başlarından itibaren ortaya çıktı. Gaspıralı Rus sansürünün baskısına rağmen millî kimlik, dil ve millî kültür hakkındaki düşüncelerini üstü örtülü bir şekilde açıklayabildi. Düşüncelerini siyasî sahada daha açık bir şekilde ifade edebilmesi ise 1905 Rus Meşrutiyeti’nden sonradır. XIX. asrın sonlarında İdil-Ural, Azerbaycan ve Kazak aydınları arasında özellikle modern tarih araştırmalarının yol gösterdiği bir kimlik anlayışı şekillenmeye başladı. I. Dünya Savaşı yıllarında bu hareket Rusya Türkleri arasında bir hayli taraftar bulmuş, Çarlığın yıkılmasından sonra bazı Türk hükûmetlerinin ve cumhuriyetlerinin kurulmasında önemli rol oynamıştır.

“Türkleşmek, İslamlaşmak, Batılılaşmak” prensiplerini düstur edinmiş Müsavat Partisi 1918’de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulmasında önemli rol oynamıştı. Bu düşünce Azerbaycan’ın milli bayrağında “mavi, yeşil ve kırmızı” renklerle ifadesini de bulmuştur. Yine Çarlık Rusyası’nda ceditçi aydınlar arasında İslamcılıkla Türkçülük birbirini tamamlayan prensipler şeklinde yaygın bir kabul görmüş, etkileri Sovyet döneminin ilk yıllarında da devam etmiştir. Türkçülük anlayışı, İsmail Gaspıralı’nın da büyük çabaları ve yol göstermesiyle İslamcılıkla ve modernizmle iç içe gelişmişti. Nitekim Gaspıralı’yı “milletin atası” olarak kabul eden ceditçiler, bu düşünceleri hayata geçirmeye çalışan idealistler olarak tarihe geçti. 1920’li yılların sonlarına kadar Rusya Türkleri arasında İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” olarak formüle ettiği bu düşünceler oldukça geniş bir tabana sahipti.

Gaspıralı, “Türklüğü” tek bir ulusal kimlik olarak düşünüyor, Osmanlıları, Rusya, İran ve Çin’deki çeşitli Türk boylarını (Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar, Uygur vs.) bu kimlik çatısı altında bir “millet” hâline getirmeye çalışıyordu. İdealindeki bu “Türklüğün” tek bir modern kültürü ve dolayısıyla da tek bir edebî dili ve yine tek bir “edebiyatı” olacaktı.Kendisi de Tercüman gazetesini bu tek dille; “sade İstanbul Türkçesi” ile çıkarmış, roman ve hikâyelerini de bu dille yazarak örnek olmuştu. Tek kimlik ve bütün Türk halkları arasında ortak edebî dil ve kültür ideali, epeyce taraftar bulmuş, Azerbaycan aydınları başta Hüseyinzade Ali Bey, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyin Cavid, Ahmet Cevad, Mehmet Emin Resulzade olmak üzere onun bu ideallerine büyük destek vermiş, edebî dili Türkiye Türkçesiyle bütünleşecek noktaya getirmişlerdi. Kırım, İdil-Ural, Türkistan aydınları arasında bu ideale taraftar olanların sayısı da az değildi: Özbek ceditçileri, Kazakların Alaş Orda önderleri vs.

1905’ten sonra Azerbaycan’da yayımlanan Hayat, İrşat, Terakki, Füyuzat, Şelale, İdil-Ural’da Vakit, Şura Türkistan’da Ayna gibi süreli yayınlar da bu ideali desteklemişlerdi. Mahallî lehçelere öncelik verseler de Fikir, Kazan Muhbiri, Ülfet, Mirat, Aykap gibi yayın organları Türk dünyasında iş birliğini yürekten destekliyorlardı. 1905’ten sonra Rusya’da ortaya çıkan serbest ortamda, sansürün, kısa bir süre için olsa bile, kalkmasıyla birlikte Türk boyları arasında birden bire birçok gazete, dergi çıktı, hızla yeni kitaplar basılmaya başladı. Fikir ve edebiyat hayatına atılan gençlerin bir kısmı zaten İsmail Bey’in fikirleri ve etkisiyle yetişmişlerdi; fakat, Rus okullarından mezun büyük bir zümre, daha çok Rus muhitinin etkisi altında idi. Onlar millî kültürü ve millî hayatı Gaspıralı’dan farklı bir şekilde düşünüyorlardı. Modernleşmeye ve dönüşüme de artık devrimci bir gözle bakıyor, Gaspıralı’yı ve onun gibi düşünenleri Çar hükûmetine karşı yumuşak davranmakla ve içte de “muhafazakâr” olmakla itham ediyorlardı.

Bu genç lerin bir kısmı sosyalist düşünceleri benimsemişlerdi, kendi toplumlarının geleceğini, onun millî meselelerini değil, sınıf mücadelesini, dünya ihtilâlini düşünüyorlardı. Öncelikle millet uğrunda mücadeleyi, faaliyeti değil, sınıf uğrunda savaşı seçmişlerdi. Halk yığınlarını sınıf mücadelesine çekip bir an önce amaçlarına ulaşabilmek için de onlara “ortak Türkçe” veya “edebî Türk dili” ile değil, o zamanki amaçlarına daha uygun olan pratik mahallî şivelerle hitap etmeyi tercih ediyorlardı. Dolayısıyla kendi mahallî şivelerini edebî dil olarak kullanmaya başladılar. Böylece zamanla İsmail Bey’in bütün Türk dünyasını tek kimlik ve edebî dil çatısı altında toplama, çağdaş millî kültürle (modern edebiyat da bunun içinde) Türk boylarını birbirine yaklaştırma ve geliştirme projesi, uzak görüşlü olmayı başaramayan, dönemin “devrim” havasına kendilerini kaptırmış, Rusları hiç de iyi tanımayan bir kısım gençler tarafından, hangi gerekçelerle olursa olsun baltalandı. 1920’li yıllardan sonra Sovyetler Birliği’nde uygulamaya konulan hükûmet programları ise Çarlıktan tevarüs edilmiş gizli asimilasyon siyasetine dayanıyordu.

Hatta Sovyet hükûmeti, bir adım daha atarak Türk boyları arasında büyük ölçüde gerçekleşmeye başlamış ulusal kimlik ve “dil birliği”ne doğru gidişi bozmakla kalmadı; Türk birliğini, eski ve yekpare Türk millî coğrafyasını da parçaladı: Yeni halklar (milliyetler) yaratıldı ve bu halklar için de harita üzerinde keyfî bir şekilde yeni sınırlar çizilerek “vatanlar” ve her bir yeni “halk” için de “tarihler” (millî tarihsoy tarihi yerine mahallî coğrafyanın tarihi) icat edildi. Komünist Partisi’nin emirleri ve propagandasıyla bu yeni kavramlar zorla benimsetildi (Akpınar 2008: 34-35). Türkistan’da 1925 yılına kadar Bolşeviklere karşı direnen, bir ara önderliğini Enver Paşa’nın yaptığı Basmacılar da İslamcıTürkçü ideallere sahipti.

Sovyetler 1920’lerde bu düşüncelerin aydınlar arasında bir hayli etkili olduğunu, Latin harflerine geçme tasarılarının tartışılması için düzenledikleri 1926 Bakû Türkoloji Kurultayı’nda açıkça görmüşlerdi. Kurultaya katılan bazı delegeler, yukarıda söz ettiğimiz sebeplerle ortak alfabenin değiştirilmemesini savunmuştu. 1920’li yıllarda Sovyet önderleri arasında bulunan Neriman Nerimanov, Sultan Galiyev gibi siyasetçilerin de kültürel açıdan bu düşüncelere yakın olmaları, Bolşevik yöneticileri iyice rahatsız etmiş, önlerine çıkabilecek büyük bir “Türk” tehlikesini tamamen bertaraf etmek için 1920’li yılların sonlarından 1937’ye kadar devam eden süre içinde bu düşüncelere sahip veya sempati besleyen bütün aydınlar, ortadan kaldırılmıştı.

Sovyet yöneticileri bu “temizlikle” yetinmeyerek “İç Rusya Müslümanları”nın ve “Türkistan Muhtariyeti”nin bütünlüğünü 1924’te bozarak bu bölgeleri hiç bir tarihî veya etnik gerçekliğe dayanmayan küçük cumhuriyetlere böldüler (Bu konuda A. Benningsen-Lemercier C. Quelquejay’ın Stepte Ezan Sesleri: Sovyet Rejimi Altındaki İslâmın 400 Yılı (Çev. Nezih Uzel, İstanbul, 1981) adlı eseriyle Olaf Carole’un “Sovyet İmparatorluğu: Sömürülen Topraklar, Sömürülen Milletler” (Çev. ZerhanYüksel, 2 c., İstanbul, Tercüman 1001 Temel Eser, Yıl: ?) adlı eserine bakılabilir). Türkistan’daki bu durumu Nadir Devlet kısa ve öz bir şekilde özetlemiştir: “Diğer tehlike, eski reformcuların, 1920’den sonra Komünist Partisi’ne girmeye karar vermiş olmalarıdır. Her ne kadar bunlar komünist olmuşsalar da, aynı zamanda da milliyetçi ve pantürkist idiler ve birkaç yıl süresince Türkistan’ın siyasî hayatına hâkim oldular. Bunlar Ruslara karşı vaziyet almakta ve bir “Müslüman” millî komünizm ile sınırları çok geniş bir Türk devleti kurmaya çaba göstermekteydiler. Bu devlet Türkistan, Kazakistan, Kırgızistan, Başkurdıstan ve Tataristan’ı kapsayacaktı. Bu proje, aynı zamanda

Kazan’da Sultan Galiyev tarafından geliştirilen ‘Turan Devleti’ne çok benzeyen bir devlet planı idi.” (Devlet 1989: 146).

Türk dünyasında modern eğitimin başlaması ve ilkokul eğitiminin devletin bir görevi olarak kabul edilip yaygınlaştırılması Arap harfleri üzerideki tartışmaları başlattı. Çünkü ilkokul öğrencisinin okumayazmasını zorlaştırıyordu. Ayrıca gazeteciliğin ve kitap basımının yaygınlaşması da, Arap harfleriyle ilgili yeni bir problemi ortaya çıkardı; dizgi işleri çok zaman alıyor ve baskı işinin maliyetini yükseltiyordu. Eğitim ve matbaacılık konusundaki bu problemlere, ister istemez yazı dili meselesi de eklenmişti. Geniş halk yığınlarına ulaşma klasik yazı dili ile mümkün değildi; dilin sadeleştirilmesi ve yeni bir terminolojinin kurulması gerekiyordu. Böyleci Şinasi ile dilde sadeleşme başladı. Alfabe konusuyla ciddi bir biçimde, ilk ilgilenen şahıs Azerbaycan Türklerinden Mirza Fethali Ahundzade oldu. O eğitimde ve matbaacılıkta ortaya çıkan problemleri halletmek için 1857’de bir alfabe tasarısı hazırladı, Tahran ve İstanbul hükumetlerine gönderdi. 1863’de İstanbul’da bu tasarıyı görüşen Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye “matbaacılıktaki dizgi problemlerini halletmediği” gerekçesiyle Ahundzade’nin bu ıslah teklifini kabul etmedi.

Ahundzade de birkaç yıl sonra Arap harflerini ıslahtan vazgeçip, “Latin esaslı bir alfabe kabul etmekten başka bir çare kalmadığını” ileri sürdü. Böylece Arap harflerinin ıslahı veya değiştirilmesi, Türk dünyasının gündemine girmiş oluyordu. Türkiye’de Tanzimat döneminde dilde sadeleşme ve Arap harflerinin eğitimde okunup yazılmasını kolaylaştırma için özel hareke işaretlerinin kullanılması yaygınlaşmaya başladı. Çarlık Rusyası’nda da 1910’lı yıllardan sonra, Özellikle İdil-Ural Tatarları arasında Arap harflerini fonetikleştirme eğilimleri açığa çıktı ve yaygınlaştı. Bu fikre, edebî dil birliğine zarar verir endişesiyle karşı çıkan İsmail Gaspıralı bile 1911’den sonra Tercüman’da bu fonetikleştirilmiş imla ile yazılar yayımlamaya mecbur oldu. Rus yönetimi de bu işe kendi çıkarları açısından el attı. Çarlık döneminde yapamadığını Sovyetler Birliği’nde gerçekleştirdi. 1920’li yılların başından itibaren bu meseleyle resmen ilgilendi Latin alfabesine geçme yollarını denedi. Nihayet 1926’da I. Bakû Türkoloji Kurultayı’nı düzenledi. Türkiye de dahil, çeşitli yerlerden gelen temsilciler özellikle dil ve alfabe meselesini tartıştılar. Bazı temsilciler Arap harflerinde kalmakta ısrar etti ama, çoğunluk Latin harflerine geçmeyi, eğitimde ve kültür hayatında büyük bir hamle olacağı düşüncesiyle olumlu karşılıyordu. Fakat bütün bu aydınlar alfabe birliğinin bozulmasını istemiyorlardı.

Zamanın ve eğilimlerin kendisi için uygun olduğunu düşünen Sovyet yönetimi, Arap harflerini kaldırmakla yetinmedi, asıl hedefi olan Türk boyları arasındaki alfabe birliğini ortadan kaldırma imkânını 1926-1928 yıllarında buldu. Böylece onların arasındaki iletişimi mümkün olduğu kadar azalttı. Alfabe konusundaki ikinci hamle 1938-40 yıllarında yapıldı; ani bir kararla Latin alfabesinden Rus-Kiril alfabesine geçildi. Her bir Türk boyu için ayrı bir alfabe düzenlendi. Alfabelerdeki aynı karakterler, farklı sesleri göstermek için kullanıldı. Türk lehçelerindeki en ufak söyleyiş farklılıkları, imlâda esas alındı. Böylece Türk boyları birbirinden izole edilerek hep birlikte Rus kültürünün güçlü etkisi altında kalmaya zorlandı. Yazı dilleri de birbirinden mümkün olduğu kadar uzaklaştırıldı. Tarihçi Zeki Velidi Toğan, Rus istilasının Türkistan’ın düzenini, geleneklerini alt üst ettiğini belirttikten sonra ulusal kimlik, yeni edebî dil ve edebiyatların ortaya çıkışını çok daha eski tarihlerden ele alarak kısaca şöyle açıklar:

“Rus medeniyeti mahallî ‘edebî dilleri’ meydana getirirken bunu, bazen Rus mektebinde tahsil ettiği hâlde , Rus milliyetine karşı nefret hissi taşıyan ve Rusluğa karşı kendi milliyetine sarılan zevat tarafından şuursuz bir şekilde yaptırılıyordu.* Rus mektebinde tahsilden sonra milliyet yoluna giren zevat, eski Çağatay edebî ananelerini hiç bilmiyor yalnız kendi kabile ve hatta kendi köy ve kasabasının lehçesini biliyor ve o lehçe ile yazıyorlardı. Rus mektebinde tahsil ederken kendi aralarında Rusça konuşan Özbek, Kazak, Tatar, Başkurt, Türkmen gençleri ekseriya bu kavimler arasındaki etnik rabıtalardan bile habersiz bulunuyorlar ve o hâlde vatanına, kabilesine dönerken ‘kendi milleti’ için ‘millî edebiyat’ vücuda getirmeğe çalışıyorlardı.” (Togan 1981: 489).

Togan sözlerine devamla böyle bir dilin ilk olarak Kazan’da görüldüğünü belirterek Said ve İbrahim Halfinlerin eserlerini örnek gösterdikten sonra bu şekilde davrananların (yani mahallî konuşma dillerini yazı dili yapmaya çalışanların) Rus yönetiminde çalışan memurlar veya Rus misyonerleriyle yakın teması olan aydınlar arasından çıktığını açıklayarak Tatarlardan Kayyum Nasiri, Kazaklardan İbrahim [Ibıray] Altınsarin’i ve Başkurtlardan Dr. Kulayev’i örnek gösterir. 1991 yılından sonra bağımsızlığını kazanan eski Sovyet cumhuriyetlerindeki Türk devletleri ve halkları arasında Kiril harflerinden Latin harflerine geçme yeniden gündeme gelmiş, başta Azerbaycan olmakla Türkmenistan, Özbekistan cumhuriyetleri Latin harflerine geçmiş, Kazakistan Cumhuriyeti ise 2017’de geçme kararı alarak bunun uygulamasını 20182025 yılları arasındaki uzun bir sürece yaymıştır.

RUSYA TÜRKLERİ ARASINDA BASIN HAYATI VE MODERNLEŞME

Matbaanın icadı, kitap basımının ve süreli yayınların ortaya çıkışı, medeniyetin ilerlemesi ve yaygınlaşmasında eşsiz bir rol oynamıştır. İslam âleminde ilk matbaa 1727’de İstanbul’da kurulmuşsa da kitap basımının yaygınlık kazanması İstanbul ve Kahire’de (Bulak Matbaası’nda) 1820’li yıllardan sonradır. İslam âleminin ihtiyaç duyduğu kitapların basıldığı üçüncü merkez Kazan şehri olmuştur. Bu şehirde 1830-40’lı yıllardan sonra Müslümanlar için dinî, ilmî, edebî kitaplar basılmaya başlar. XX. yüzyılın başlarında Petersburg, Orenburg, Tiflis ve Bakû gibi yerlerde de Arap harfli kitap basan matbaalar çoğalır. Matbaacılığın iki önemli merkezinin Osmanlı topraklarında bulunması, Hac ziyaretinden dönen kafilelerin Türkçe, Arapça, Farsça basılı kitapları götürüp Rusya TürkleriMüslümanları arasında yaygınlaştırması, medreselerdeki yenileşme hareketlerini de güçlendirmiş, onlara eskiye nispetle daha zengin kaynaklardan faydalanma imkânı vermiştir. Türkiye ve Kazan kaynaklı eserlerin okutulması, yeni yetişen neslin belli görüşler çerçevesinde kalmasına ve yine belli ölçüler içerisinde Osmanlı yazı dilini öğrenmesine, böylece Rusya Müslümanları arasında, Türkiye’deki din ve kültür hayatına paralel görüşlerin yaygınlaşmasına da yardım etmiştir. Esasen Rusya Müslümanları, XIX. yy.’da halifenin ülkesi olması bakımından Türkiye’deki din anlayışına saygı duyuyor, bu ülkedeki “ıslahatları” önemli bir direnç olmadan benimsiyordu.

Ayrıca aynı yüzyılda Osmanlı hükûmetinin Rusya’dan hacca giden kafilelere özel ilgi göstermesi, onların problemleriyle yakından ilgilenmesi, kafilelerdeki din adamları, tarikat şeyhleri ve aydınlarla Osmanlı görevlilerinin ve hatta bazen saray mensuplarının özel olarak görüşmesi gibi hususlar da Osmanlı etkisinin yaygınlaşmasına hizmet ediyordu. Türkiye’den götürülen kitaplar genel olarak medreselerde okutulan ders kitapları olsa da bunların önemli bir kısmı ıslahat hareketlerinin arka planını oluşturan tarih, felsefe, coğrafya ve diğer konulardaki ilmî, edebî eserlerdi. Bunlar arasında Batı’dan tercüme edilmiş birçok eser de vardı. Bütün bu neşriyat XIX. yy.’ın ortalarında ve sonlarına doğru Rusçayı iyi bilen bir neslin henüz yetişmediği bir dönemde, tahsilleri itibarıyla ekserisi medrese çıkışlı olan Rusya Müslümanlarının, Batı düşüncesini, Rusya üzerinden değil, Türkiye üzerinden öğrenmelerine imkân sağlıyordu.

XIX. yy.’ın sonlarına kadar Rus okullarındanyetişip, Rusya Müslümanlarının-Türklerinin yenileşme hareketlerine katkıda bulunan aydınların sayısı çok azdır. Rusya’daki yenileşme hareketlerini Türkiye’deki “medenileşme” tabiriyle karşılayan ve bu hareketin ne zaman, kimlerle başladığını 1901’de özel olarak yazdığı bir makalede ele alan İsmail Gaspıralı, medrese tahsillilerinin yenileşme hareketindeki öncülüğünü 1901’de şöyle anlatır: “Muharrirler [yazarlar] millî medreselerde yetişmiş ve kendileri talep ederek malûmât-ı fenniye kesbetmiş [isteyerek fennî bilgiler öğrenmiş] “genç mollalardır”; gimnaziya ve darülfünun [üniversite] görmüş gençlerimizin edebiyat-i milliyeye hizmetleri şimdiye kadar görülmemiştir. Mollalar, hayli adım attıkları hâlde, bunlar birinci adım efkârında bulunuyorlar [bunlar birinci adımı atma hususunda düşünüyorlar]. Teessüflü bu hâlin [bu acınacak durumun] hikmeti pek sadedir: Ziyalı [aydın], malûmâtlı Müslümanlar, Rusça, Frenkçe bilirler; doktorluk, mühendislik, madencilik, advokatlık [avukatlık] ederler; lâkin, millî lisan ve kitabetten [yazı yazmadan] mahrumdurlar! Ziyalı [aydın] bir Rus yoktur ki Rusça yazı yazmasın; ziyalı bir Nemse [Alman], Polak [Polonyalı] ya Gürcü, Ermeni yoktur ki kitabet-i milliyesini [ulusal dilde yazmasını] bilmesin. Bu hâl, yalnız bizlere mahsustur.” (Gaspıralı 2008: 254-255).

İsmail Gaspıralı Rusya Müslümanları arasındaki modernleşme hareketlerine önderlik eden aydınların biyografisi, eserleri ve yaptıkları işler hakkında yazdığı ve 1905-1907 yılları arasında Tercüman’da tefrika edilen “Ak Gül Destesi Yaki Edebiyat-ı Cedide Hademeleri” başlıklı seri yazısında 18 kişiden söz eder: Mirza Fethali Ahundof, Kayyum Efendi Nasirof [Nasirî], Şıhabüddin Mercanî, Hasan Bey Melikof [Zerdabî], Ahmed El-Hadi [Maksudî], Rızaeddin [Fahreddin], Tahirî [Şakircan Tahirî], Neriman Bey [Nerimanof], Mecid Bey [Sultan Mecid Ganizade], Reşit Efendi [Abdürreşit İbrahimof], Ataullah Efendi [Ataullah Beyazıdof], Muhammet Fatih Efendi [Fatih Kerimî], Fırkat Efendi Ferganî [Zakircan Furkat], Hayrulla Efendi Osmanof, Abdüsselam Efendi Ahundzade, Muhammet Zahir Bigiyev, Molla Sabircan Efendi, Ahund Yusuf Talıbzade (Gaspıralı 1905-1907: Tercüman). Yazısı yarıda kalmış, bu listeden ancak 13 kişi hakkında bilgi vereb

Anahtar Kelimeler : Dünyanın,çeşitli,yörelerinde,yaşayan,Türk,soyundan,insanların,oluşturduğu,düşünülen,topluluğa,“Türk,dünyası”,de..

Pinterest Google News Sitesinde Takip Et Facebook Sayfamızı Takip Et Google Play Kitaplar