Bu yazı Hasan ERYILMAZ tarafından 29.05.2020 tarihinde Türk Dili kategorisine yazıldı. Yazınsal Türler - Roman

makale içerik

 Yöntem olarak öyküyle benzerlik gösteren romanın, tanımı da benzerdir. Roman, yaşanmış ya da yaşanması olası olayları, durumları kurmacaya dayalı olarak anlatan düz yazı türüdür. Romanın konusu da insan ve yaşamın kendisidir. Ünlü yazar Heinrich Mann (1871 -1950) bu durumu şöyle ifade eder: “Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir. Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklamasında ve keşfetmesinde değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” Öykü ile ögeleri de aynı olan romanda olay ya da durum, kişiler, yer ve zaman geniş bir plan içinde işlenir. Roman, iç içe geçmiş birçok öyküden kurulmuş gibidir. (Özdemir, 2002:304). Bu yönüyle öyküden daha karmaşık bir olay örgüsü vardır. Sanatsal yazıların temel niteliği olan kurmaca ve öznel anlatım roman için de geçerlidir. Romanın insanın, toplumun ve çevrenin değişimlerine kendini uyduracak esnek yapısı, en temel niteliğidir (Arslan, 2009:190). 
Romanlar içeriklerine (konusuna) göre, yazarın sanat ve edebiyat anlayışına göre, okur topluluğuna göre kendi içinde de çeşitli türlere ayrılır. Bu türler kişilere ve bakış açılarına göre farklı adlar altında kümelendirilebilmektedir. Yaygın olarak içeriklerine göre romanlar; serüven romanı, tarihsel roman, biyografik roman, polisiye roman, sosyal roman, töre romanı, egzotik roman vb. ayrılır. Yazarın sanat ve edebiyat anlayışına göre de romanlar; romantik roman, gerçekçi roman, natüralist (doğacı) roman, izlenimci roman, yeni roman vb. türlere ayrılabilir. Okur topluluğuna göre romanlar; çocuk romanı, gençlik romanı, popüler roman vb. türlere ayrılabilir. Romanın diğer türlerde görülmeyen bu kadar çok çeşitlilikte olması, edebî türler içerisinde her zaman okurun en çok ilgisini çeken ayrıcalıklı anlatı türlerinden biri olmasından kaynaklanmaktadır. 
Batıda, “roman” sözcüğü ilk önceleri destan türüne karşılık olarak ele alınmıştır. Destan, çoğunlukla bir topluluğun, roman ise kişilerin serüvenlerini dile getirmeyi yeğler. Destan topluluğa, roman ise kişiye öncelik veren bir tutum sergiler. Bu bağlamda ele alındığında romanın Batı edebiyatına özgü olduğu söylenebilir. 


 Batı’da bazı görüşlere göre, romanın kurgusal anlatım olarak kaynakları İlk Çağ’a uzanır. Bir tür olarak bağımsızlaşması ise Rönesans’la başlar ve gerçek anlamda ilk olgun örneği 17. yüzyılın başlarında Cervantes’in Don Quijote (Don Kişot) adlı eserinde görülür. Roman alanında H.d’Urfé’nin Astrée (1607) adlı eseri ile Madame de La Fayette’in La Princesse de Cleves adlı eseri roman alanında dikkat çeken iki önemli eserdir. 17. yüzyılın ikinci yarısında, roman yol boyunca gezdirilen bir ayna olarak tanımlanır. 
Roman 18. yüzyılda Aydınlanma felsefesinin etkisiyle Fransız edebiyatında Montesqueu, Diderot, Voltaire ve Jean-Jacques Rousseau gibi birçok ünlü yazar tarafından felsefi görüşlerin dile getirilmesinde tercih edilen bir tür olmuştur. Sanatsal bir tür olarak romanın Fransız İhtilali’ne fikirlerin kitlelere ulaştırılması bakımından yadsınamaz bir katkısı olduğu söylenebilir. İngiltere’de ise roman, sanayileşen toplumda yalnız kalan bireyin macerasını anlatan, gerçekçi bir tür niteliğindedir. 18. yüzyılın sonunda Almanya’da Goethe, Genç Werther’in Acıları, adlı eseriyle romantizmin habercisi niteliğindedir.  


19. yüzyıla geldiğimizde roman bir ayna olarak gezdirildiği yol boyunu değil, merkezine yerleştirildiği toplumu ve çağını yansıtmayı üstlenir. Roman bu yüzyılda romantizm ve realizm akımlarıyla altın çağını yaşamıştır. Fransız edebiyatında roman alanında üç büyük gerçekçi yazar dendiğinde ilk anımsanacak isimler; Balzac, Stendhal ve Flaubert olacaktır. Victor Hugo ve Lamartine 
de romantizm akımının öncüleri olmuştur (İşler ve Türkyılmaz, 1997: 105). Aynı yüzyılda romanda natüralizm akımı da Emile Zola’nın eserlerinde temsil edilmiştir. İngiltere’de Charles Dickens, Jane Austen; İtalya’da Manzoni roman türünde önemli eserler vermişlerdir. Rus edebiyatında da bu yüzyılda Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy gibi isimlerle roman türünün ölmez eserleri verilmiştir. Amerikan romanında 19. yüzyılda romantizm ve realizm kaynaştırılmaya çalışılmıştır. Herman Melville ve N. Hawthorne önemli temsilcileridir (Arslan, 2009:190). 
20. yüzyılın başlarından itibaren özellikle I. Dünya Savaşı sonrasında, romanın biçimi ve içeriği bazı yazarlar tarafından yeniden sorgulanmıştır. Roman, Nihilizm, Varoluşçuluk, Sezgicilik gibi akımlarla çağının bunalımlarını yansıtan bir tür olmuştur. Başta Gide, Sartre, Camus ve Proust olmak üzere bazı yazarlar insanı yeni bir bakış açısıyla değerlendirmeye koyulmuşlardır. Buna göre, insan yaşamı kesin ve basmakalıp değil; belirsiz ve oldukça karmaşıktır. Romancı, yaşamın karmaşık ve belirsiz olduğu gerçeğini kabullenmelidir. Aksi durumda, insanın ve yaşamın gerçekliğinden uzaklaşır. Bu anlayıştan yola çıkarak, dönemin yazarları, yapıtlarında insan ve yaşamı yeniden ele almışlar, romanın anlatım biçimiyle ilgili köklü değişimlere öncülük yapmışlardır. Bu yazarların romanlarında birer başlangıç olmasına karşın gerçek anlamıyla bir son yok gibidir (İşler ve Türkyılmaz, 1997: 105). 20. yüzyılda İngiliz edebiyatında İrlandalı yazar James Joyce, Virgiana Woolf; Alman edebiyatında Thomas Mann, Herman Hesse; Amerikan edebiyatında Mark Twain, John Steinbeck, Jack London, Ernest Hemingway ve William Faulkner dünya romanına yön veren isimler olmuştur (Arslan, 2009:190). 
20. yüzyılın ortalarında, II. Dünya Savaşı sonrası, Fransa’da romanda 19. yüzyıl ya da Balzac romanı diye adlandırılan geleneksel romana alternatif olarak ortaya çıkan pek çok yazarı etkilemiştir. 20. yüzyılın son çeyreğine post modern bir anlayışla giren roman, dünya genelinde daha yaygın bir tür olmakla birlikte okuru da aktif olarak yazının içine çeken, donanımlı okura ihtiyaç duyan bir görünüm sunar. G.G. Marquez, Vascancelos, Milan Kundera, Umberto Eco, Paul Auster, Amin Maalouf, Paulo Coelho çağdaş romanın ünlü isimlerinden bazılarıdır. 


Türk edebiyatına baktığımızda Türk romanının ortaya çıkışı belirli bir çağın özelliği olan bir dışavurum kapsamında anlaşılabilir ve açıklanabilir. Türk romanının öncelikleri Tanzimat Dönemi’nde getirilen yeniliklerde aranmalıdır. Tanzimat döneminde yani 1860’lı yıllarda gazetecilik ve tercüme alanında yürütülen çalışmalar, Türk romanının ortaya çıkışında etkili olmuştur. İlk Türkçe roman Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat (Talat ve Fitnat’ın Aşkları) adlı eseridir. Türk romanı Namık Kemal ile sosyal konuları ele almaya başlamıştır. Ahmet Mithat romanlarında ele aldığı her toplumsal sorunun ardından kıssadan hisse vererek hem geleneksel sahne sanatlarını hem de modern romanın teknik özelliklerini birleştirmeye çalışmıştır. 


Türk edebiyatının Tanzimat’tan itibaren geçirdiği köklü değişim süreci, edebî anlamda Batılılaşma süreci olarak da görülür. Roman, Türk edebiyatında, 19. yüzyılın ikinci yarısında batılılaşma hareketi içinde, büyük ölçüde batıdan esinlenerek ama yerli gelenekten de yararlanarak, yerli toplum ve ahlak değerlerinin biçimlendirdiği bir ortamda beslenerek ortaya çıkıp gelişmiş, geçen yıllar içinde yerleşik bir edebî tür hâline gelmiştir. 
Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt ve Nabizade Nazımı’ın Karabibik ve Zehra adlı romanlarından sonra Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu; Mehmet Rauf’un Eylül adlı romanlarıyla farklı roman türlerinin örnekleri verilmiştir. Hüseyin Rahmi Gürpınar bu dönemde pek çok eser vermiştir. Meşrutiyet Devri Türk romanı Balkan savaşları, Trablusgarp Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklâl Harbi gibi bir zaman süresini kapsayan dönemin romanıdır. II. Meşrutiyet Dönemi romancıları, batılılaşma ve kaybolan millî değerlerle ilgili izlekler çevresinde çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu dönemde Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay ve 
Halit Ziya Uşaklıgil gibi yazarlar Cumhuriyetin ilanından öncesinde ve sonrasında eser vermiş sanatçılar olarak Türk romanında yerlerini almışlardır. 
Cumhuriyet dönemine gelindiğinde roman, karşımıza önceki yıllara göre daha da oturmuş bir tür olarak çıkar. Cumhuriyet döneminde hem içerikte hem de biçimde ilk denemelerde görülmeyen çok seslilik görülür. Cumhuriyet sonrasında yazarlar, romanı yeni arayışlara, yeni tekniklere ve bunun sonucu olarak da yeni gruplaşmalara götürür. Ulus olma sürecinin yaşandığı Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında roman, her alanda köklü değişimler getiren bir iletişim aracı olarak kullanılmıştır. Bu dönem Türk romanı, genellikle Cumhuriyet ideolojisi çevresinde şekillenmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşuna tanık olmuş romancılar, dönemin koşulları gereği yeni kurulan devletin prensiplerini destekleyen romantik eserler yazmışlardır. Bu dönemde birçok usta roman yazarı yanında, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Sabahattin Ali gibi usta romancılar yetişmiştir. 
Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa ve Abdülhak Şinasi Hisar 1950 öncesi Türk romanında medeniyet meselesine eğilen romancılarımızdır. Peyami Safa, Türk romanında tahlil romanının en büyük ustalarındandır. 1940’tan sonraki yıllarda Memduh Şevket Esendal, Refik Halit Karay, Falih Rıfkı Atay ve Cevat Şakir Kabaağaçlı, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, Tağrık Buğra, Tarık Dursun K., Aziz Nesin, Nezihe Meriç, Peride Celal, Yusuf Atılgan farklı konularda yazan önemli yazarlardan bazılarıdır. 1950’lerde Köy Enstitüleri’nin kuruluşunu izleyen dönemde, “köy edebiyatı” gelişmiştir. Mahmut Makal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt gibi isimler bu çerçevede roman yazanlar arasında sayılabilir. 


1960 ve sonrasında sosyal gerçekçi romana yönelim başlamıştır. 1970’li yıllarda ideolojik boyutu ağır basan romanların çokluğu dikkat çeker. Bu dönemde hem roman yazma tekniğinde gelişme hem de romancı sayısında bir artış gözlenir. Abbas Sayar, Bekir Yıldız, Muzaffer İzgü, Oğuz Atay, Ümit Kaftancıoğlu, Selim İleri, Ferit Edgü, Melih Cevdet Anday, Necati Tosuner, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Yaşar Kemal, Pınar Kür bu yılların dikkat çeken yazarlarından bazılarıdır. 1980’lerden sonraki toplumsal ve siyasal hayattaki değişimlerin yanı sıra dünya edebiyatındaki post modern eğilimler Türk romanını da etkilemiştir. 1980-90 yılları arasında, dönemin en çok dikkati çeken adlarından biri 2006 Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’tur. Orhan Pamuk klasik biçimde kaleme aldığı Cevdet Bey ve Oğulları adlı eserinde bir aileden hareket ederek, 1900’lerden başlayan geniş bir zaman dilimi içinde, Türkiye’nin toplumsal yaşamından kesitler verir. Modernizmin izlerini taşıyan Sessiz Ev adlı romanında değişik karakterde üç kardeşin babaannelerinin evinde geçirdikleri bir haftada yaşanan olaylar anlatılırken, kişilerden hareket edilerek Tanzimat dönemine değin geri dönülmüştür. Kara Kitap, Yeni Hayat ve Masumiyet Müzesi adlı romanları ise post modern akıma örnek olabilecek tarzdadır. Bu dönemin diğer önemli yazarları arasında Mehmet Eroğlu, Ahmet Altan, Ayla Kutlu, Bilge Karasu, Latife Tekin, Elif Şafak, Ahmet Ümit, Hasan Ali Toptaş sayılabilir. 
 Ahmet Yurdakul, Buket Uzuner, Tezel Özlü Kıral, Turgut Özakman, Öner Yağcı, Tahsin Yücel, Alev Alatlı, İnci Aral, Hıfzı Topuz, Ayşe Kulin, Nazan Bekiroğlu 1980- 2000 yılları arasında Türk romanını konu çeşitliliği ve kurgu değişikliği yönünden zenginleştiren roman yazarlarından bazılarıdır. Son dönemin ilgi çeken yazarları arasındaysa Elif Şafak, Ahmet Ümit, İhsan Oktay Anar, İskender Pala sayılabilir. 

Anahtar Kelimeler : Yöntem,olarak,öyküyle,benzerlik,gösteren,romanın,,tanımı,da,benzerdir.,Roman,,yaşanmış,ya,da,yaşanması,olası,olayları,,durumları,kurmacaya,dayalı,olarak,anlatan,düz,y..